Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde ilerleme kaydedilmesi, bu ilişkilere yeni boyutlar kazandırılması için son bir yıl içinde üç fırsat ele geçmiştir: 1997 Aralık ayında yapılan AB Lüksemburg Zirvesi, 1998 Haziran ayında düzenlenen AB Cardiff Zirvesi ve 11-12 Aralık 1998 tarihlerinde gerçekleştirilen AB Viyana Zirvesi.
Sırayla Lüksemburg, İngiltere ve Avusturya Dönem Başkanlıkları'nı noktalayan bu üç zirveden, Türkiye açısından yeni kararlar çıkacağı, olumlu gelişmeler yaşanacağı umut edilmişti. Ancak görüleceği gibi bu Zirvelerden, Türkiye'nin üyeliği yönünde olumlu kararlar yerine, Türkiye'nin üyeliğinin nasıl engelleneceğine ilişkin işaretler çıkmıştır.
Ama yine de teslim etmek gerekir ki, Avrupa Birliği'nin 11-12 Aralık 1998 tarihlerinde toplanan Viyana Zirvesi'nde alınan kararların genişleme bölümünün Türkiye'ye ilişkin paragrafı da Türkiye'nin tam üyeliğe kabulüne yönelik Strateji teyid etmekle beraber, 15 Haziran 1998 Cardiff Zirvesi kararlarına ve AB Komisyonu'nun 4 Kasım 1998 tarihli raporuna kıyasla Türkiye'nin adaylık konumuna ek bir gelişme getirilmemiştir.
Diğer bir deyimle, AB Komisyonu'nun Türkiye'yi diğer adaylarla nisbeten eşit zeminde ele alan yaklaşımı Viyana Zirvesi'nde kabul görmemiş; Türkiye'ye yine ayırımcı bir davranış gösterilmiştir.
Bu durumda, AB ile ilişkilerimizin, Lüksemburg'dan Viyana'ya uzanan süreçte ne gibi bir gelişme olduğu sorusuna verilecek yanıt kısa ve nettir: Beklenen gelişme olmamıştır. Böyle olunca da Türkiye'nin 14 Aralık 1997 tarihli kararında bir değişikliğe gidilmemesi herhalde doğal olacaktır. Hatırlanacağı üzere, sözkonusu kararda, AB ile ilişkilerin yapıcı ve çok yönlü bir diyalog içinde geliştirilmesinin beklenemeyeceği, iki taraflı doğrudan ve birlikte ilgilendirmeyen siyasal konuları da kapsayacak bir görüşme ortamının sağlanmasının mümkün olmayacağı belirtilmişti.
Lüksemburg Zirvesi'nde kullanılan üyelik için ehil ifadesi yerine Cardiff Zirvesi'nde oluşturulan üyelik adayı" tanımlamasının getirilmesiyle Türkiye'nin ağzına bir parmak bal çalınmıştır.
Viyana'da aynı tutum hemen hemen aynen tekrarlanmıştır. Kısaca, Türkiye'nin AB üyeliğine aday bir ülke olduğuna ilişkin bir izlenim yaratılmaya çalışılmakta; ancak, Türkiye'nin tam üyeliği ve hatta adaylığı garantilediği kanısına yer açacak bir davranıştan da titizlikle kaçınılmaktadır. Bunun aksini savunacaklara, diğer aday ülkeler için oluşturulan detaylı zaman çizergelerinin Türkiye için neden oluşturulmadığının sorulması yeterlidir.
AB, maalesef önüne Yunanistan'ın koyduğu engeli aşamamakta ve Türkiye'nin adaylığını hukuken bağlayıcı konuma getirememektedir. Onaylanan strateji belgesinin uygulanması için gerekli mali program da Yunan engeline takılınca, bu onay da anlamını yitirmiş olmakta.
Bu arada, AB'nin yeni Dönem Başkanlığı'nı üstlenen Alman Dışişleri Bakanı Fischer, Türkiye'yi aday bir ülke olarak nitelendirmiş, ancak Türkiye'nin özel sorunları olan bir aday ülke olduğunun altını çizmiştir.
Dolayısıyla Türkiye, bu defa da, özel aday ülke tanımlamasıyla ortaya çıkmaktadır.
Bunun anlamı ise farklı yorum gerektirmemektedir. Türkiye'ye diğer aday ülkelere davranıldığı gibi davranılmayacaktır. Peki, acaba Türkiye AB'ye karşı tutumunda eski yaklaşımlarını sürdürecek midir?