DEVLET BAKANI MEHMET ALİ İRTEMÇELİK'İN AVRUPA

    Devlet Bakanı Mehmet Ali İRTEMÇELİK'in Cumhuriyet Gazetesi yazarı Özgen ACAR'a verdiği ve gazetenin 6-7 Eylül sayılarında yayınlanan mülakatı:

    Türkiye'nin içinde ve dışında yıllardır gündemden düşmeyen konu, demokrasinin temel direklerinden olan Ô'insan hakları ihlalleri'' dir. Gün geçmesin ki, gerek Türk ve gerek yabancı basında bu konuda yüzümüzü kızartan bir olay, haber ya da yorumla karşılaşılmasın. Kimileri, neden sadece Türkiye'deki insan hakları ile uğraşıldığını, güney komşularımıza bu konuda eleştiriler dahi getirilmediğini sormaktadırlar. Batılı olmak, demokratik olmak arzu ve amacında olan Türkiye'dir. Amaç bu olunca demokrasinin temel kurallarından olan insan haklarına saygının sağlanması ve korunması konusundaki öncelikli ev ödevi, devletten önce biz Türk vatandaşlarına düşmektedir. Bununla birlikte bu alanda devletin neler yaptığını ve felsefesinin ne olduğunu öğrenmek amacıyla insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali İRTEM-ÇELİK' in görüşlerini aldık.

    SORU: Bugünkü Türk hükümetinin gelecek 10 yıl için insan hakları konusunda hedefi ve felsefesi nedir?

    CEVAP: Günümüzde toplumların gelişmişlik düzeyleri değerlendirilirken öncelikle bakılan birkaç temel ölçütün arasında artık "hukukun üstünlüğü", "demokrasi'' ve Ô'insan hakları'' da var. "İnsanlığın evrim yönü bunların yarın daha da ön plana çıkacağına işaret ediyor. Bu kavramların hayata geçirilmelerinin ölçüsü ile devletlerin gücü ve uluslararası itibarı, toplumların istikrar ve esenliği, bireylerin huzur ve üretkenliği arasındaki doğrudan ilişki yarın daha da netleşecek. Ayrıca, birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmesi imkanı kalmamış olan bu unsurlar uluslararası ilişkilerde de daha belirleyici bir rol oynayacak. Bu itibarla, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarını tüm toplumlar ve tabii bu arada Türkiye için artık artı hanesinde olan veya olmayan puanlar olarak değil, başlı başına bir beka sorunu olarak görüp, buna göre davranmak yerinde olur.

    1970'lerin başından itibaren dalga dalga yaşadığımız şiddet olayları ve özellikle 1980'lerde Türkiye'ye musallat edilen bölücü terörden tarifi olanaksız zararlar gördük. Onbinlerce insanımızı yitirdik. Şehitlerimiz, gazilerimiz, mariz bir hayal uğruna kışkırtılıp ölen gençlerimiz var. Toplumsal dokumuz hırpalandı. Hepimiz yaralıyız. Onmilyarlarca doları terörle mücadele için harcadık. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimiz açısından kalkınma hamlelerimiz çok yönlü ve ağır darbe yedi. Savunma güdülerimiz doğal olarak öne çıktığından, demokrasimizin sınırlarını daraltmak, insan hakları alanında profilimizi düşürmek durumunda kaldık. Bugün, bu alanlardaki eksikliklerimizden söz ederken, bu arka planı gözden kaçırmak kendimize ölçüsüzce haksızlık etmek olur.

    21. yüzyıla girilirken terör örgütüne ağır darbeler indirilmiş olması ve ayrıca yaygın kamuoyu ve parlamento desteğine sahip olan yeni bir hükümetin göreve gelmesi Türkiye'ye her alanda yeni bir başlangıç yapabilme fırsatını vermektedir. Artık yaralarımızı sarma ve bize yaraşır bir geleceği elbirliğiyle yaratma zamanıdır. Biz de bir uzlaşma ve atılım hükümeti olabilme azmiyle göreve başladık. Demokratik standartlarımızın yükseltilmeye, insan hakları profilimizin iyileştirilmeye muhtaç olduğu açık. Hükümet olarak bu saptamayı yaptık ve programımızda bu alanlarda gerekenleri yapmayı öncelikli ödevlerimiz arasında addettiğimizi belirttik. Bu anlayışla ilk adımları attık. Mümkünün sınırları dahilinde bunları başkaları da izleyecek. Zaten başka türlüsünü düşünmek, hızla değişen dünyada, Türkiye'nin geleceğini umursamamak olur. Vazgeçilmezlerimiz (bayrağımız, ülke ve millet bütünlüğümüz, üniter devlet yapımız, resmi dilimiz ve laik devlet düzenimiz) temelinde ve çağdaş uygarlığın zirvelerini hedef alan yön duygumuzu yitirmeden, ihtiyaç duyduğumuz toplumsal mutabakat noktalarını demokratik süreçler içerisinde ve ulusal kader ortaklığı bilincinin uyarıcı aydınlığında oluşturmak, Türkiye'yi her alanda en ileri toplumlar düzeyine taşımak, 21. yüzyıla girilirken ulusal ev ödevimizdir. Kuşkuya hiç yer yok: İnsanı ve devletiyle ikinci sınıflığı kabul edemeyecek olan Türkiye, geçmişindeki pek çok sınav gibi, bunda da başarılı olacaktır.

    SORU: İnsan haklarının korunması konusunda ne gibi somut projeleriniz var?

    CEVAP: TBMM'ye sevkettiğimiz dört yasa tasarısı var. Bunlardan ikisi ilgili komisyonlarda görüşülüp Genel Kurul'a inmiş durumda. İlk tasarı, yasal faiz ve gecikme faizleri ile ilgili mevzuatımızın güncelleştirilmesini öngörüyor. İlk bakışta "İnsan hakları ile ne ilgisi var'' gibi bir soruyu akla getiriyor; ancak ilgili. Şöyle ki, paramızın sürekli değer kaybı nedeniyle, kamulaştırma durumlarında, kamulaştırma bedelinin ödenmesiyle meydana gelebilen gecikmeler, fiiliyatta malı kamulaştırılan kişinin mülkiyet hakkına -ki bir insan hakkıdır- tecavüz edilmesi, bazı örneklerde malın yok pahasına kişinin elinden alınması gibi bir sonuç doğurabiliyor. Söz konusu tasarı ile yasal ve gecikme faizlerinin malı kamulaştırılan kişinin mağduriyetini önleyecek dinamik bir hesaplama sistemine bağlanması öngörülüyor.

    SORU: Doğrudan doğruya insan haklarının korunması kapsamında ne gibi somut çalışmalarınız var?

    CEVAP: Oraya gelmiştik zaten. Meclis tatile girmeden yasalaştırdığımız ikinci tasarı TCK'nin işkence ve kötü muamele suçlarına ilişkin maddeleri hakkında. Yürürlükteki mevzuatımızda işkenceye maruz kalabilecekler çok sınırlı bir çerçevede düşünülmüş. Yeni düzenlemeyle bu tür suçlar muhtemel mağdurları itibarıyla daha geniş bir kapsama kavuşturuldu. Ayrıca, işkence suçunu işleyenler için öngörülen cezanın üst sınırı 5 yıldan 8 yıla yükseltildi. Nihayet, bu bağlamda gerçeğe aykırı muayene raporu düzenleyen, işkence suçunun örtülmesine katkıda bulunan sağlık personeline de yine ağır cezalar getirildi. Bütün amaç, maruz kalan üzerinde silinmez izler bırakan, yapanı kendisi farkına varmasa da insan olarak küçülten, toplumsal gündemimizi ve uluslararası itibarımızı gölgeleyen işkence suçu üzerinde daha caydırıcı olabilmektir.

    SORU: Diğer iki tasarı neleri öngörüyor?

    CEVAP: Meclis'e sevkedilmiş olan üçüncü tasarı ile CMUK'un takviyesini öngörüyoruz. Biliyorsunuz, ceza davalarında en öncelikli amaç gerçeğin ortaya çıkartılmasıdır. Bu tasarı ile tanıklığı teşvik etme, karşılaşılan çekingenlikleri giderme amacıyla sisteme bazı güvenceler getiriyoruz. Birinci nokta bu. İkinci husus ise "bedeni muayeneler'' ile ilgili. Gerçi CMUK'un 66. maddesinde bu unsura yer verilmiş: Cumhuriyet Savcısı'nca gerek görüldüğünde muayenenin yapılacağı ifade ediliyor. Fakat, kapsamı da, koşulları da, usulleri de belirsiz. Hem bunları netliğe kavuşturan, hem de en ileri uygulamaları sistemimize ekleyen; bir yanda kişilik haklarına saygı ile diğer yanda gerçeğin ortaya çıkarılması ihtiyacını uyum içinde gözeten bir düzenleme öngörüyoruz. Bu bağlamda, uzmanlarımızın görüşlerinin yanı sıra Alman CMUK'unda yapılmış güncel gözden geçirmelerden de yararlanıldı.

    SORU: Bu tasarının bazı hukuk ve tıp çevrelerindetereddüt uyandırdığı yolunda yayınlar oldu!

    CEVAP: Biliyorum, ancak tasarı, lafzı ve ruhu ile iyi incelenirse, bu tereddütlere yer olmadığının görüleceği kanaatindeyim. Örneğin, Ôkadının muayenesi' ile ilgili düzenlemenin münhasıran Ôbekaret kontrolü' gibi algılandığı anlaşılıyor ki, yanlış. Konu ne ise muayene kuşkusuz onunla ilgili olacak. Diyelim ki, şikayetçi bir hanım göğsünde, sırtında darp izleri bulunduğunu ileri sürüyor. Bu iddianın doğruluğunun araştırılması amacı ile yapılacak muayene tabiatıyla bu sınırlar içinde kalacaktır. Dediğim gibi, amaç gerçeğin ortaya çıkartılmasını sağlamaktan ibarettir. Bu çerçevede, tasarıda yer aldığı biçimiyle Ôgenetik muayene' ve Ômoleküler inceleme' gibi çağdaş imkan ve yöntemlere karşı çıkılması için de herhangi bir makul neden olmasa gerektir.

    SORU: Meclis'teki son tasarının konusu ne?

    CEVAP: Dördüncü tasarımız, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanmalarına ilişkin ve çok önemli. Bu alanda yürürlükteki yasamız Osmanlı döneminden kalma "Memurin Muhakematı Hakkında Kanun." İşin özünü ifade etmek gerekirse, suç işleyen memurların kolay kolay yargı önüne çıkartılmamaları sonucunu doğuran karmaşık ve dolambaçlı bir düzenleme söz konusu. İçte adaleti tıkayan, dışta hukuk sistemimizin özürlü olarak değerlendirilmesine neden olan kabul edilmez bir durum. Yasa tasarımızla, bir memurun gerçekten yargı önüne çıkmasını gerektiren bir durum var ise, o kişinin yargıç önüne getirilebilmesini temin etmeyi hedefliyoruz. Tabii, bunu yaparken kamu yönetimini zaafa uğratmamak da son derece önemli. Memurun "iftiraya uğrarım, başıma iş gelir'' kaygısı ile görevini gereğince yapmaması noktasına kesinlikle itilmemesi lazım. Tasarı hazırlanırken bunun gerekleri de gözetildi. Meclis'in tatilden dönüşünde bu önemli tasarıyı gündemde yükseltmeye çalışacağız.

    SORU: Henüz tasarı aşamasına gelmemiş başka çalışmalarınız var mı?

    CEVAP: Evet var. Doğu ve Güneydoğu'da terörden ya da devletin terörle mücadele bağlamında aldığı önlemlerden etkilenen vatandaşlarımızın zararlarının tazminini öngörüyoruz. Kusuru, suçu olmadığı halde zarar gören vatandaşın yaralarını sarmak, devlet açısından bir vecibedir. Bunun gereğini yerine getirmek iradesini taşıyoruz.İleri noktalara gelmiş bir çalışmamız var. Ancak, işin birkaç katrilyonu bulan mali portresinin mevcut imkanlarımızı çok zorlayabileceği anlaşılıyor. İyi niyetimizin, içtenliğimizin ürünü olabilecek bir yasa çıkartıp, sonra uygulayamama durumuna düşmek istemiyoruz. Bu vatandaşta düşkırıklığı yaratır; devlet olmanın ciddiyetiyle bağdaşmaz. Şimdilerde Maliye ile Hazine, bu projenin kaynak yönüne ilişkin bir formül arayışındalar. Bunun yanı sıra, Adalet Bakanlığı, "ombudsman" lık denilen Ô'kamu denetçiliği'' kurumunun sistemimize katılmasını temin amacıyla bir hazırlık yapıyor. Yararını göreceğimiz bir yenilik olacağına inanıyoruz.

    SORU: Devlet çarkının insan haklarının korunması açısından daha etkin işletilmesi için yapılan bir çalışma var mı?

    CEVAP: 55. hükümet döneminde, 1998 Ekiminde, Ôyakalama, gözaltına alma ve ifade alma' noktalarında özen gösterilecek hususlara ilişkin, gayet kapsamlı bir yönetmelik yayımlanmıştı. Hemen akabinde Türkiye'de yaşam erken seçim etrafında yoğunlaştı. 57. hükümetin oluşumu ile birlikte, bu yönetmeliğin ilgili birimlere hatırlatılmasında, hükümetin, bu konuya verdiği önemin vurgulanmasında yarar gördük. Bu amaçla, 25 Haziran'da Sayın Başbakan bir genelge yayımladı. "Yönetmeliğin titizlikle uygulanmasını, bu arada habersiz denetimler yapılmasını ve sonuçların raporlaştırılarak üç ayda bir İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu'na bildirilmesini istiyorum'' dedi. İlk raporları Ekim başında bekliyoruz.

    SORU: Bu genelgenin mürekkebi kurumadan kamuoyuna bazı "gözaltında işkence" iddiaları yansıdı...

    CEVAP: Evet, bu çok rahatsız edici olmuş; bir yandan da, konu üzerinde ısrarla durmamızın ne kadar yerinde olduğunu göstermiştir. Bildiğiniz gibi, İçişleri Bakanımızın bu iddialarla ilgili açıklamaları oldu. Açığa alınan görevliler oldu. Devam eden soruşturma sonuçlarının alınması kuşkusuz yararlı olacaktır. Başarının bir önkoşulu gerçekçiliktir. Bugünden yarına sonuç alınacak bir konu değil. Mesele işin peşini bırakmamaktır. Bırakmayacağız.

    SORU: İnsan hakları konusunu devletin bugünkü kadroları uygulayacak. Bu kadroda zihniyet değişikliğini nasıl gerçekleştireceksiniz?

    CEVAP: Yasalar kuşkusuz önemli. Fakat, insan haklarına saygı, insan haklarının korunmasına her durumda özen gösterilmesi temelde bir eğitim, bir bilinç, bir ahlak sorunudur. Her bireyin bizatihi insan olmasından gelen hakları, özgürlükleri vardır. Bunlara saygı, gerek diğer bireyler, gerek devlet açısından bir lütuf değil, yükümlülüktür. Bu anlayış düzeyine yükselmemiz gerek. Ama izninizle burada bir parantez açıp, henüz hiçbir toplumun bu açıdan mükemmel olmadığına işaret etmek isterim. Fakat, biz kendi işimize bakalım. Önce kendimizden daha iyi olalım. Sonra en iyiler kadar olalım. Sonra da örnek olarak gösterilelim. Bunları yapabiliriz. Henüz, çok uzun süredir yaşamak durumunda bırakıldığımız şiddet kaynaklı travmanın izleri var üzerimizde. Göreceksiniz, bu travmayı aştıkça, iyi olup da bizim yapamayacağımız hiçbir şeyin olmadığını hatırlayacağız yeniden. Bugün, polisimizin insan hakları eğitimi açısından yetersizlikleri olduğunu biliyoruz. Bir süredir bu konunun üzerine esasen gidiyoruz. Bu bağlamda, polis okullarının iki yıllık yüksekokul düzeyine çıkartılmasını öngörüyoruz. Meclis'e bu amaçla sunumuş bir yasa tasarısı var. Bu adımın da zamanla hissedilir bir fark yaratacağı muhakkaktır. Yine uzun soluklu fakat daha geniş ölçekli bir çalışmamız daha var. Bu Sayın Başbakanımızın 2 Ağustos tarihli genelgesi ile kamuoyuna intikal etti. Bunun arka planı şöyle: BM Genel Kurulu, geçen yıllarda 1995-2004 dönemi 'İnsan Hakları Eğitimi 10 Yılı' ilan etti. Bu bağlamda, evrensel planda geçerli olarak ortak paydaları belirledi. Bütün üye ülkeleri de bu temelde kendi ulusal programlarını ve eylem plalarını oluşturmaya davet etti. Uluslararası üne sahip felsefe profesörümüz İoanna Kuçuradi başkanlığında oluşturulan ulusal komitemizin bu çerçevede hazırladığı programı İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu'nda inceleyip bütünüyle benimsedik. Amaç, "İnsan hakları ihlal edilemez, ben etmem'' diyen insanı yetiştirmek. Söz konusu programın saptama ve önerileri Milli Eğitim, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarımızın yanı sıra üniversitelerimizi, kitle iletişim araçları ve sivil toplum örgütlerini ilgilendiriyor. Doğrusu da kuşkusuz bu zaten. Türkiye'nin esenliğinin hepimizden bekledikleri var.

    SORU: İşkence suçlarının da af kapsamına alınması içinize sindi mi?

    CEVAP: Ô'Hayır." Ama unutmayın ki demokrasi "içe sinme" rejimi değil; bir yönü ile farklı görüş ve beklentilerin uygulanabilir ortalamalarını bulup hayata geçirme; diğer yönü ile de hayatın daha iyiye doğru devamı için ümitleri canlı tutma, bu doğrultudaki çabaları kararlılıkla sürdürme rejimidir.

    SORU: Cumhurbaşkanı'nın Af Yasası'nı veto etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    CEVAP: Sayın Cumhurbaşkanı makamına yakışanı yapmıştır. İktidar partilerinden başlayarak bütün parlamentoya kamuoyunun duyarlılıklarından yararlanma şansını vermiştir. Bunun iyi değerlendirileceğini ümit etmek isterim.

    SORU: Erteleme yöntemiyle bir basın affının gerçekleşeceği anlaşılıyor. Bunun ötesinde ifade özgürlüğünün önündeki kısıtlamaların kaldırılması için özlü bir hazırlık var mı?

    CEVAP: Biraz evvel "Koşulların zorlamasıyla savunma güdülerimizi ön plana çıkarttık'' derken bunu da kastediyordum. Bu noktada da ilke olarak ve içtenlikle benimsediğimiz, yakın yıllara kadar demokratik yaşamımızın parçası olan normların gerisine çekildik maalesef. Unutmayın, Terörle Mücadele Kanunumuz 1991 tarihlidir. Evet, belki bazı örnekler vererek, uygulamada zaman zaman gayretkeşlik edildiğini ileri sü-rebilirsiniz. Ancak, konuya geneli itibarıyla bakarken hatırlamak gerekir ki, Türkiye'nin meselelerini irdelerken soyut planda kalma, şikayet ettiklerimizin ardında yatan meşru duyarlıkları gözardı etme lüksümüz yoktur. Türkiye'nin yönetilebilir olmaktan çıkmaması, istikrarsızlığa sürüklenmemesi, adım adım daha iyi, daha ileri bir Türkiye'ye varabilmemiz açısından esastır. İsterseniz şöyle söyleyeyim: Zihinsel gündemimizde bu konu doğal olarak vardır. Koşulların zorunlu kıldığı sınırlamalar, gelişmelerin izin vereceği ölçüde kuşkusuz gözden geçirilecektir. Bu bağlamda, verilerimizin hızla ve hep daha iyiye doğru evrilmesine sorumluluk duygusuyla katkıda bulunmak yalnız belirli erklerin, belirli kurumların değil, aydınlarımızdan başlayarak her yurttaşımızın görevidir.

    SORU: Batılıların Türkiye'de insan haklarına, bu bağlamda, Kürt sorununa ilişkin eleştiri ve telkinleri hakkında görüşünüz ne?

    CEVAP: Batılılardan önce, biraz evvel adlarını anınca aklımdan geçti, sivil toplum örgütleriyle ilgili bir şey söylemek istiyorum izninizle. İnsan hakları konusunda yoğunlaşan, böyle tanınan sivil toplum örgütlerimiz mevcut. Göreve başladığımdan bu yana biri müstesna, hiçbirinin yöneticilerinin benimle temas aramamış; görüşlerini, beklentilerini bir bütünlük içinde duyurmak istememiş; bundan bir fayda ummamış olmalarını yadırgadığımı söylemek istiyorum. Galiba, "Devlet bizi sevmez, devlet bize kuşku ile bakar'' gibi bir düşünce söz konusu. Bence yersiz ve değişmesi iyi olacak.

    SORU: Az önceki sorumuza dönersek, Batılıların Türkiye'de insan haklarına, bu bağlamda, Kürt sorununa ilişkin eleştiri ve telkinleri hakkında görüşünüz ne?

    CEVAP: İnsan hakları, öyle bir alandır ki, artık kimse kimseye Ô'Sen benim işime ne karışıyorsun'' diyebilmek durumunda değil. Gerek küresel ölçekte, gerek Avrupa Konseyi, AGİT gibi kümeleşmeler çerçevesinde uyulması zorunlu kurallar, ölçütler mevcut. Oluşturulmuş ve işleyen denetim mekanizmaları var. İleri ülkeleri bir araya getiren gruplaşmalarda, doğal olarak, standartlar daha yüksek, denetim mekanizmaları daha etkin. Biz de bunların içindeyiz. Bize yöneltilen eleştirileri değerlendirirken, bunların ardında yatıyor olabilecek bilgi ve kavrayış eksikliklerini, önyargıları veya art niyetleri serinkanlılıkla bir tarafa koyup, "egemen irademizle ulusal hukukumuzun parçası haline getirdiğimiz uluslararası normlar açısından bakıldığında, bu eleştiriler geçerli mi, ne kadar geçerli'' sorusu üzerinde durmamız yerinde ve akılcı olur. Türkiye'de insan hakları konusu bu objektif temelde irdelendiğinde, bize yöneltilen eleştiriler ile bizatihi bizim kendimizde gözlemlediğimiz eksikliklerin esas itibarıyla örtüştüğü görülecektir. Nitekim, bu nedenledir ki, "Demokrasi ve insan hakları alanında gerekli iyileştirmeleri Batı talep ediyor diye değil, onların eleştirilerini dayandırdıkları değer ve ölçütler zaten bizim de değer ve ölçütlerimiz olduğu için, biz kendimizi en iyisine layık gördüğümüz için gerçekleştireceğiz'' diyoruz. Ve bunu da ulusal gururumuzu rencide olmaktan korumak için değil, inanarak söylüyoruz.Dostça olmayabilecek niyet ve yaklaşımları, çifte standart ayıplarını bir yana bırakırsak Batı ile aramızdaki mesafe, ulusumuzun çok uzun ve zengin bir tarihten süzülüp gelen dokusal özelliklerinin, farklı bir tarihi gelişim çizgisi izlemiş olan ve farklı bir kültür kökenine sahip Batı tarafından genellikle pek iyi anlaşılamamasından; son yirmi yıldır yaşadığımız ağır toplumsal travmanın üzerimizdeki çok yönlü etkilerinin iyi kavranamamasından; nevraljik bir coğrafyada bulunan Türkiye'nin güvenlik ve istikrar ihtiyacının hafife alınmasından ileri gelmektedir. Bir de, tabii, bizim tanıtım alanındaki yetersizliklerimiz var.

    SORU: Bu konuda sizin Batı'dan beklentileriniz neler?

    CEVAP: Türkiye ile Batı arasında, insan hakları alanında, ilişkilerimizin başkaca yönlerini de etkileyebilecek yersiz bir mesafelenme yaşanmaması için bizim yönümüzden dikkat edilmesi gerekenler olduğunun idraki içindeyiz. İrademiz de zaten o doğrultuda olduğu için bu noktada niteliksel bir sorun yok. Fakat, hemen eklemek gerekir ki, Batı-özellikle Avrupa-açısından da özen gösterilmesi gereken hususlar var. Türkiye'nin gündemindeki sorunları iyi ve doğru bilmek; uzun yılların müttefik ve partneri Türkiye'nin ulus ve devlet olarak taşıdığı haklı duyarlılıklara saygılı olmak; Atatürk'ün ülkesine kendi anlayışlarına göre bir nizam verme arayışında oldukları yolunda izlenimler yaratmaktan kaçınmak; bizim tarih boyunca tanışmama onurunu taşıdığımız ırk ve etnik köken ayırımcılığı gibi kavramları siyasi kültürümüze zerketme hevesinden uzak durmak, Batılı müttefik ve partnerlerimizce önemle hatırda tutulması gereken yükümlülüklerdir. Sürdürmek durumunda olduğumuz çabalar bağlamında Batı tarafından dile getirilen gözlem ve eleştirilerden yararlanabilmemiz içtenlikle isteniyorsa buna mutlak ihtiyaç vardır.

    SORU: PKK terörü ile mücadele ve Kürt sorunu konusunda Batı'nın tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?

    CEVAP: PKK ile mücadelesinde-ABD'yi bir yana ayıralım- Türkiye'yi fütursuzca yalnız bırakan, hatta zaman zaman dostça olmayan tutumlar içinde yakalanan Batı, ulusça çok iyi değerlendirmeye mecbur olduğumuz bu uzlaşı ve atılım yıllarında Türkiye'yi rahat bırakmalıdır. Doğrusu budur, fakat öyle olacaktır diye de güvenemeyiz. Türkiye, dünyanın kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde konuşlanmış silik bir millet, uluslararası denklemlerin ihmal edilebilir bir unsuru değildir. Biz, bugün, dertleri konuşulurken, içerdiği müthiş potansiyel düşünülen bir ulus ve ülkeyiz. O itibarla, Türkiye'deki bütün toplumsal katmanlar ve yurttaş olarak her birimiz, ortak hayallerimizdeki daha demokrat, daha huzurlu, daha üretken ve daha güçlü Türkiye'ye varmak için özgüvenle, basiretle ve büyük düşünerek işletmemiz gereken demokratik süreçleri, muhtemel dış yönlendirme çabalarının geciktirici, hatta zararlı olabilecek etkilerine karşı koruma sorumluluğunu taşıyoruz. İşimiz, bir yandan çağı kavramak, diğer yandan da ulusal bünyemizin kabul etmeyeceği fırsatçı, istismarcı yaklaşımlardan uzak durmaktır. Ben kuvvetle inanıyorum ki, bir yandan ağır bedeller ödenerek edinilmiş fevkalade zengin tarihsel tecrübe birikimimiz; diğer yandan ise, her alanda çağın en iyileri arasında yer alma azmimiz, kendimizi hatalardan da, tuzaklardan da esirgememize artık yetecek kadardır.

    SORU: Hükümetinizin insan hakları alanında attığı adımlar, yapılması hedeflenenler, ortaya koyduğunuz yaklaşım ve ayrıca Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan ihtiyatlı iyimserlik iklimi, AB'nin Helsinki Zirvesi'nde beklediğimiz adaylık statüsünü alabilmemize yetecek mi?

    CEVAP: Türkiye, AB ile bir değer çatışması veya kopukluğu içinde değildir. Bilakis, aynı değerleri paylaştığımız için, çıkarlarımız örtüştüğü için 1963'den bu yana birlikte yürünmüş bir yolumuz,katettiğimiz hiç küçümsenmeyecek bir mesafe var. Ne var ki, AB, Lüksemburg kararıyla bu ilişkiyi sakatlamış; ilişkinin sağlığının, başlangıçta öngörüldüğü gibi bir geleceğinin olup olmadığı hususunun sorgulanmasına neden olmuştur. AB ile veya AB'siz, biz her alanda hep daha ileri bir Türkiye'yi yaratma kararlılığıyla yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. Net tercihimizin "AB ile" olduğu, bu bağlamda objektif olarak üzerimize düşenleri, düşecekleri yapma iradesini taşıdığımız gayet iyi bilinmektedir. AB'nin tercihinin "Türkiye ile" olup olmadığı, bu bağlamda üzerine düşenleri yapma iradesine sahip olup olmadığı, bu arada Yunanistan'ın şimdilerde gözlemlenen iyimserlik yaratıcı tavrındaki samimiyetin derinliği ise Helsinki'de açıklık kazanacaktır. Aday statüsünü ve tabii beraberinde getireceklerini elde etmek için Türkiye'nin nesnel hiçbir eksiği olmadığı en iyi AB tarafından bilinmektedir. Nitekim, bu nedenledir ki "top AB'nin sahasında" diyoruz. Gerçek de budur. Lüksemburg kararının isabetini sorgulama süreci içinde belirli bir mesafe katettiğini gözlemlediğimiz AB, temenni edelim ki Helsinki'de gerekli somut adımı atabilme stratejik olgunluğunu gösterebilsin.

    SORU: Helsinki'den söz edilirken, Öcalan'ın idamı konusunun ön plana çıkartıldığı anlaşılıyor.

    CEVAP: Bu, "Türkiye'nin rahat bırakılması" gereği çerçevesinde anlaşılması icap eden bir örnek durum. Çok duyarlı bir konu. İrademize aykırı bir şeyi kimsenin hatırı için yapmayacağımızın herkesçe öğrenilmiş olması için yeterince uzun yaşamış bir milletiz. Yargı süreci sonuçlandığında konu siyasi plana intikal ederse, orada da iyi düşünüp, doğru olanı yapmak bizim işimizdir.

    SORU: Yaşadığımız deprem felaketinin, konuştuğumuz bu konulara ne gibi yansımaları olabilir?

    CEVAP: 17 Ağustos'ta büyük bir boy aynasında kendimizle göz göze gelme mecburiyetini yaşadık. Tarifsiz acılarımızın içinden, ulus ve devlet olarak, artılarımız ve eksilerimizle iyice bir seyredebildik kendimizi. Beğendiklerimiz de oldu, beğenmediklerimiz de. İyi taraflarını konuşalım isterseniz; yaşadığımız büyük felaket, kendimizi aldatma itiyadımızı sürdürme olanağımızı bir daha iade etmemek üzere elimizden aldı. Bünyemizin "İdare et, bir şey olmaz" zihniyetini artık taşımama noktasına eriştiğini gördük. Sivil planda örgütlenebilmiş insanımız, kabiliyetleri ve talepleriyle, bu vesileyle daha bir ön plana çıktı genel fotoğrafımızın içinde. Birbirimize olan düşkünlüğümüzü hatırladık. Hepimiz, ulusça ayrılmaz bir bütün olduğumuzu bir kez daha benliğimizde hissettik.

    Dünyanın içinde seyredebildik ülkemizi. Ulusça her şeyin doğrusunu ve iyisini ısrarla isteyeceğiz artık ve bunların gerçekleşebilmesinin yurttaşlar olarak her birimizden sürekli ilgi, katkı ve irade gücü beklediğini daha iyi bileceğiz.

    Daha önce konuştuklarımız da bu çerçeveye dahil tabii. Yaşadığımız çok geniş ölçekli felaket bağlamında yapma fırsatını bulduğumuz kritik saptamaları unutmaz; bugünün işini yarına bırakmaz isek, 17 Ağustos'un tahribatının ardından her yönüyle daha aydınlık, daha çağdaş bir Türkiye'nin yükselebileceğine güvenebiliriz. Böyle bir Türkiye'nin uluslararası ilişkiler düzenindeki yeri ve işlevinin günümüzde olduğundan da önemli olacağı kuşkusuzdur. Unutmayın, bugünkü Japonya biraz da Hiroşima ile Nagazaki'nin eseridir.

    ** Bu mülakat Özgen Acar'a verilmiş ve Cumhuriyet Gazetesi'nin 6-7 Eylül sayılarında yayınlanmıştır.