herkesin insan hakları bilincine ve insan sorumluluklarına sahip olmasıdırÓ
Devlet Bakanı Rüştü Kazım Yücelen İnsan Hakları günü nedeniyle yaptığı konuşmada şunları söyledi:
İnsan hakları konusu sadece insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı olarak değil, demokrasiye bağlı bir vatandaş olarak da her zaman üzerinde hassasiyetle durduğum ve kişisel olarak uğraş verdiğim bir konudur.
İnsanımızın layık olduğu onurlu bir yaşama, Ülkemizin ise saygın bir konuma ulaşması açısından istikbalin en belirleyeci kriteri insan hakları olacaktır. Çalışmalarımızı bu bilinçle sürdürüyoruz. Yılda bir kez de olsa İnsan Hakları Günü’nün kutlanmasını, bu konuya özel bir ilgi gösterilmesi ve geniş kitlelerin dikkatinin çekilmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılda insanlık iki büyük dram yaşadı. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan iki dünya savaşı neticesinde devletler birbirlerinin hukuklarına riayet etme ve insanlık onurunu koruma adına Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiler.
Bireysel ve kollektif hakları kapsayan bu Beyanname, 10 Aralık 1948’de imzalandıktan kısa bir süre sonra Türkiye tarafından da kabul edildi. Türkiye bundan sonra da insan haklarıyla ilgili bir çok uluslararası mevzuata, sözleşmeye taraf olmuştur.
Yaptırım gücü olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı, Paris Şartı, onun uzantısında Helsinki Nihai Senedi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Pekin Sözleşmesi, İşkencenin ve Gayriinsani Ya da Küçültücü Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi bunlar arasındadır.
Böylece Türkiye, yurttaşlarının daha onurlu, daha özgür bireyler olarak gelişebilmelerinin, yaşayabilmelerinin hukuksal zeminini kabullenmiştir.
Artık ulusal üstü sözleşmeler, ülkelerin iç hukuklarını da bağlayıcı niteliğiyle insan haklarını bir üst değer olarak toplumlara dayatmaktadır. Küreselleşen ve karşılıklı bağımlılığın kaçınılmaz bir hal aldığı bu günkü vasatta iç ve dış dinamikler insan haklarının önemini ve vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır. Evrensel bir değer olarak insan hakları insanlık vicdanının ortak sesi, toplumların mutabakat zemini, farklılıkların diyalog platformu olarak şekillenmektedir. İnsan hakları kadar insanlığın üzerinde ittifak edebildiği bir üst değer pek azdır. Adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle beslenen hak ve özgürlük söylemi insanlığın vazgeçilmez değeri olarak kurumsal yapılanmalara, hukuki düzenlemelere ve somut uygulamalara rengini vermektedir. İnsan hakları olgusu elbette 1948 yılında keşfedilmedi. İnsanlık alemi kurulduğundan beri hak ve sorumluluk bir arada yer aldı. Ancak hakların uluslarüstü bir düzenlemeye ve yaptırıma tabi tutulması adeta bir paradigma haline gelmesi elbette yeni bir olgudur. Aslında insan hakları hemen hemen bütün dinlerin ve ideolojilerin bir şekilde vurguladıkları çok tatminkar olmayan ideolojileri bile arkalarından milyonları sürükleyebilecekleri bir kabule mashar yapan ilkelere işaret eden bir değerdir.
Tüm dinlerle bir çok ideoloji insani değerleri kutsallaştıran ve bu günkü şekliyle insan haklarına önem veren bir yapıdadır. İnsan, haklarıyla vardır ve haklarıyla şahsiyetini oluşturur. İnsan hakları insanın doğuştan sahip olduğu, çoğunlukla devredilemez ve varlığı tartışılamaz haklardır.
İnsan haklarının gelişimine bağlı olarak bu haklar çeşitli açılardan sınıflandırmaya tabi tutulmaktadır. Birinci kuşak haklar can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü ve siyasi haklar gibi geleneksel hak ve özgürlüklerdir. Geçen sürede bunlara eklenen çalışma hakkı, adil ve eşit ücret, insan haysiyetine yaraşır bir yaşam düzeyine kavuşma hakkı, sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı, kadın ve çocuk hakları gibi bir takım ekonomik ve sosyal haklar ikinci kuşak haklardan sayılmaktadır. Teknolojik gelişmeye paralel olarak temiz bir çevrede yaşama hakkı, bilgisayar verilerine karşı özel hayatın korunmasını isteme hakkı, sanat ve bilim özgürlüğü, tüketici hakkı, tıbbi ve biyolojik gelişmelere karşı korunma gibi haklar üçüncü kuşak haklardandır ve bu haklar sürekli gelişmektedir. Nitekim Avrupa Birliği tarafından hazırlanmış olan Temel Haklar Şartı tüm hakları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Şartta bu haklar onurlu yaşama, özgürlük, eşitlik, dayanışma, vatandaşlık hakları, adli haklar şeklinde ortaya konulmaktadır.
Bütün amaç birinci kuşak hakları Türkiye’nin tartışma gündeminden çıkartıp, diğer kuşak hakların gelişmesi ve yerleşmesi için uygun ortamı hazırlamaktır. İnsanların temel haklara sahip olması gerektiği konusu tartışmaya kapalıdır, ancak kimi hakların kullanımının başkalarının haklarını ihlale sebebiyet verecek boyutlara ulaşmaması için de bir takım düzenlemelerin olması, hakların tanımlanması ve belli bir çerçeveye alınarak hukuksal yapıya oturtulması da gerekmektedir. Burada sorun, zaman içinde kimi hakların bireylerin aleyhine fazlaca sınırlandırılması ve bugün için işlevselliğini yitiren hukuksal düzenlemelere konu olmasıdır. İnsan hakları konusunda bir çok gelişmiş ülke de dahil olmak üzere çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum hak kavramının zaman içinde genişlemesinden ve yeni tür haklar ortaya çıkmasından da kaynaklanabilmektedir. Günümüzde en gelişmiş ülkeden en geri kalmış ülkeye kadar insan hakları ihlalleri çeşitli şekillerde devam etmektedir.
Türkiye de haklar konusunda diğer dünya devletleri gibi sorunlarını tamamen çözebilmiş değildir. Türkiye’de insan haklarının sağlıklı bir zemine oturtulması bu açıdan ciddi bir hukuk reformunu da gerekli kılmaktadır. Burada da görev öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşmektedir. Ülkemizde özellikle son dönemde insan hakları konusunda ciddi adımlar atılmış, faili meçhul cinayetler azalmıştır. İşkence ve kötü muamele nadir ve münferit hadiseler haline gelmiştir. Sosyo-ekonomik hakları gaspeden çete-mafya ilişkilerinin kökü kazınmıştır. İnsan hakları kültürünü geliştirme yolunda ciddi kurumsal yapılanmalara ve hukuki düzenlemelere gidilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde 1990 yılında kurulan İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bunlardan biridir. 1991 yılında hükümet içinde, konu ilgili Devlet Bakanlığı seviyesinde ele alınmış ve 1997 yılında Başbakanlık bünyesinde İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu oluşturulmuştur.
Geçtiğimiz ay Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Başkanlığı kurulmuştur. Aralık ayı başında vatandaşlarımızın insan haklarıyla ilgili şikayetlerini değerlendirmek üzere tüm il ve ilçelerde insan hakları kurulları tesis edilmeye başlanmıştır.
İnsan Hakları Üst Kurulu ihlalleri önlemeye yönelik olarak idari ve hukuki altyapıyı oluşturmak için ciddi çalışmalar yapmakta, hazırlanan kanun tasarıları Meclis gündemine getirilmektedir. İl ve ilçelerde kurulan ve geniş katımlı yapısıyla devlet birimleriyle sivil örgütleri bir araya getirmekte olan İnsan Hakları kurulları insan haklarının devlet nezdinde ne kadar önemli bir konuma geldiğini gösterecek bir adımdır.
Bu kurulların bünyesinde teşekkül ettirilecek insan hakları masaları da şikayet ve sorunları mahallinde ele alarak ilgili birimlere aktaracak ve konunun takibini yapacaktır. Üç ayda bir üst birime rapor aktaracak olan bu kurullar insan hakları ihlallerinin en aza indirilmesini sağlayacak ciddi bir mekanizma olacaktır. Devlet-Millet arasındaki güveni tesis edecek bu tür yapılanmalar insan hakları konusunda devletin iradesini ve kararlılığını gösteren gelişmelerdir. Özellikle son aylarda yapmakta olduğumuz insan hakları bölge toplantıları sorunların bizzat muhatapları tarafından açıklıkla tartışılmasına katkıda bulunmuştur.
Türkiye’de bazı insan hakları sorunları ekonomik ve sosyal sorunların bir tezahürü ve uzantısı olarak da ortaya çıkabilmektedir. Son dönemde özellikle demokratik haklar ön planda tutuluyor, oysa ekonomik haklar da bir o kadar önemlidir. Herşeyden önce yoksulluk insanların kendilerini uluslararası belgeler ve çağdaş anayasalarla tanınmış haklardan tam olarak yararlanmalarını engellemektedir. Eğer insanlar yeterli ekonomik, kültürel ve sosyal imkanlara sahip olamazlarsa insan haklarından tam olarak yararlanmaları mümkün olamaz. Bu bakımdan yoksulluğun ortadan kaldırılması herkesin insan haklarından yararlanması açısından devletlerin ve dünyanın önünde duran en önemli sorundur. Ayrıca, bilgi yoksulluğu ya da cehalette de insanların kendilerine tanınan haklardan yararlanmalarını engelleyen bir diğer öneml faktördür. Eğitim yetersizliği cehaletin başlıca nedenidir. Dolayısıyla insanların eğitilmesi, bu arada insan hakları ve sorumlulukları alanında aydınlatılması herkesin insan haklarından yararlanmasını ve insan hakları ihlallerini önlemesinin önemli bir gereğidir. Türkiye’deki insan hakları sorunlarının tam olarak çözülebilmesi öncelikle insan hakları kültürünün özümsenmesine bağlıdır. Ancak, bu kültürün edinmesi gereken sadece devlet kurumları değildir. Çeşitli toplum kesimleri bireyler, tüm resmi ve özel kuruluşlar, temel haklara yönelik kültürel bilgi birikimine, iradeye ve duyarlılığa sahip olmaldır.
Hak ihlalleri sadece devlet-birey arasında değil, bireyler ve toplumsal oluşumlar arasında da yaşanmaktadır. Bir sorunun çözülebilmesi konunun tüm taraflarının benzer duyarlılığa sahip olmasına bağlıdır.
Herkes ve her kesim yeni dönemde kendisini gözden geçirmek durumundadır. Temel hak ve özgürlüklere uygun olamayan anlayışlar, teamüller ve düzenlemeler, serin kanlı bir kritikle değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
Burada elbette birinci görev, devlete düşmektedir. Bu çerçevede biz insan hakları açısından ne gibi yasal düzenlemeler yapılması ve hangi baknlıkların ne gibi konularda ilgilenmeleri gerektiği üzerine ciddi bir çalışma yapmaktayız. Avrupa Birliği sürecindeki uyum çalışmaları da bu iradeye hız vermektedir.
Şunu açıkça ifade etmek isterim ki, biz insan hakları konusunda her türlü katkıya açığız;katkının da ötesinde ciddi bir desteği toplumsal bir bilinci, kitlesel bir duyarlılığı istiyoruz.
Türkiye’yi insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı herkesin düşüncesini özgürce ifade edebildiği temel hak ve hürriyetlerin kişisel ve kurumsal ilişkilerin ruhuna yansıyabildiği bir ülke haline getirmemiz gerekmektedir. Demokratik ve çağdaş hukuk devleti normlarını benimseyerek dünyada hedeflediğimiz yerimizi alabilmemiz insan hakları konusunun her türlü siyasi mülahaza, ideolojik yaklaşım ve güç mücadelesinin dışında değerlendirmemizle mümkündür.
İnsan hakları sadece ülkemizin değil, dünya siyasetçilerinin iç ve dış politik hesaplarına alet olmaktan kurtarılmalıdır. Biz insan haklarının siyasetin konusu olmasını yanlış bulmuyoruz; ancak farklı amaçlara ulaşmak için baskı unsuru olarak kullanılmasının da ahlaki olmadığını düşünüyoruz. İnsan Haklarından sorumlu Devlet Bakanlığı olarak arzumuz, tüm dünya ülkelerinde görülebilen insan hakları sorunlarının ülkemizde en az düzeye çekilmesidir. Kimi kamu görevlilerinin bireysel ve keyfi uygulamalarının bir ürünü olan hukuk dışı örneklerin sistematik bir ihlal olduğu izlenimi verilmesinin önüne geçmek durumundayız. Bunun ilk adımı da insan hakları konusunda iyi niyetli ve ciddi bir ortak iradenin oluşmasıdır. Bu çerçevede sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği ve diyalog kanallarını açarak iletişimi geliştirmenin çabası içindeyiz.
Uluslararası kurluşların yaptıkları değerlendirmelere bakıldığında insan hakları konusunda mükemmelliğe ulaştığını iddia edebilecek ülkenin bulunmadığı görülmektedir. Bu gerçeği herkesin gözönünde bulundurmasında yarar vardır. İnsan Hakları alanında başkan ülkeleri çeşitli amaçlarla eleştirmeden önce her ülkenin kendi içindeki duruma bakması gerekir. İnsan hakları konusunda ülkelerin geçmişinde hatalar aramak isteyen devletler önce kendi geçmişlerine bakmak zorundadırlar. Eğer bu içtenlikle yapılabilirse insan hakları alanında ön yargısız bir işbirliği gerçekleştirilebilir.
Böyle bir işbirliğine bütün insanların ihtiyacı vardır. Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaptığı bazı değerlendirmeleri bilgilerinize sunmak istiyorum. Mahkemenin 2000 yılının ilk dokuz ayı için yaptığı değerlendirmelere göre Rusya 953 şikayet başvurusu ile ilk sırada yer alırken, Fransa 703 başvuruyla ikinci, İtalya 533 başvuruyla üçüncü, Türkiye 497 başvuruyla dördüncü ve Romanya 456 başvuruyla beşinci sırada yer almıştır.
En fazla mahkum olan ülkeler sıralamasında İtalya 44 davayla ilk sırada yeralırken. Türkiye 18 davayla ikinci, Fransa 16 davayla üçüncü, İngiltere 12 davayla dördüncü ve Portekiz 8 davayla beşinci olmuştur.
Mahkemede geçen yıl yapılan oturumlarda toplam 120 davada, üye ülkeler İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en az bir maddesinden suçlu bulunmuştur.
Bu veriler yalnızca Avrupa Konseyine üye ülkelerle ilgilidir. Tüm dünyayı kapsamamaktadır. Dünyanın diğer bölgelerinde de insan hakları ihlalleri olmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’yi insan hakları açısından yargılarken bu resme itibar edilmesinde ve insan haklarının yalnızca Türkiye’de ihlal edildiği gibi yanlış ve yanıltıcı izlenim verilmesinden vazgeçilmesinin uygun olacağını düşünmekteyim.
Hak ve özgürlük bir kazanım olarak görülürken, aynı zamanda insana bir sorumluluk ve yükümlülük getirdiği de unutulmamalıdır. Hakkını ve hukukunu bilme kadar, başkalarının haklarına saygı gösterme ve hakları koruma bilincini geliştirmede önemlidir. İnsan hakları konusunda en öemli nokta, herkesin, insan hakları bilincine ve insan sorumluluklarına sahip olmasıdır. Çünkü, ne kadar yaparsanız yapın, ne kadar yönetmelik çıkarırsa0nız çıkarın neticede insan hakları ihlalleri bir uygulama sorunudur, bir davranış biçimidir. Bu bakımdan, başta kamu görevlileri olmak üzere, herkesin insan haklarına saygı konusunda eğitilmesi şarttır. Herkesin, hem haklarını, hem de sorumluluklarını bilmesi gerekir.
Bir defa daha işaret etmek isterim ki, 200 yılı aşkın bir süredir mensubu olma gayreti gösterdiğimiz çağdaş batı uygarlığı, insan hakları mücadeleleriyle kurulmuştur. Devletin tanımı ve varlık nedeni de, insan hakları mücadelesi içerisinde yeniden şekillenmiştir. Devletin varlık gerekçesinin bireylerinin hak ve hürriyetlerini korumak olduğu, bugün bütün dünyanın kabul ettiği bir gerçektir.
Devlet artık kerameti kendinden menkul, kendisi için var olan bir yapı değildir. Devlet bireyin haklarını diğer bireylere, kamu gücünü temsil eden kendi görevlilerine ve nihayet topluma karşı sorumak ve kollamak için vardır. İnsan hakları, hukukun üstünlüğünü zorunlu kılar; hukukun üstünlüğü ise demokrasinin sadece bir çoğunluk hakimiyeti olarak anlaşılmasına mani olarak, onu daha üstün, evrensel normlara bağlı bir yönetim şekli haline getirir.
Cumhuriyet, modern medeniyete mensubiyet bilincinin ülkemizde en üst noktaya çıkmasını sağlamıştır. Geçen 77 yılda, bazı sorunlara ve ileri geri salınımlara rağmen, siyasi yapımızın düzenlenmesinde olduğu kadar, temel hak ve hürriyetlerin yerleştirilmesinde de önemli mesafe aldığımız inkar edilemez.
Birtakım yenileme ihtiyaçlarına rağmen, anayasamız ve kanunlarımız, örneğin bir medeni kanun, ceza kanunu, birey hak ve hürriyetlerini veri kabul etmiş, çağdaş kanunlardır. Mevzuatımızıda büyük bir sıkıntı yoktur; mevcut sıkıntıları aşmak belki zaman alabilir, ama mümkündür. Bizim zorluğumuz zihniyet değişimini gerçekleştirmektedir.
Kuşkusuz bu zihniyet değişiminin yerleşmesi bir takım düzenlemelerin yapılmasına ve eğitime bağlı ise de, her platformda ifade ettiğim gibi esas önemli olan insanlarımızın bir birlerini sevmesi ve bu sevginin paylaşılmasıdır. Ben insanlarımızın içinin sevgi dolu olduğuna yürekten inanmaktayım.
Yaşadığımız tüm hadiselere artık, vatandaşın hak ve hürriyetleri merceği ile bakmayı öğrenmeliyiz. Ekonomik konularda özellikle yolsuzluklar karşısında gösterilen hassasiyet, bu bakımdan çok olumlu bir mutevaya sahiptir.
Hak ve özgürlükler zemini, insan onuru ve şahsiyetine değer veren, herkesin buluşabileceği bir zemindir. Gelişmiş, kalkınmış, müreffeh insanların yaşadığı; demokrasi ve hukuk devleti normlarının insan haklarıyla taçlandırıldığı bir gelecek için herkes ve herkesim üzerine düşen duyarlılığı ve çabayı göstermek durumundadır.
Ben Dünya İnsan Hakları Günü’nde tüm toplumsal kesimleri insan hakları zemininde düşünmeye, tartışmaya ve diyalog kurmaya davet ediyorum.
İnsan hakları mücadelesinin müreffeh ve demokratik bir Türkiye hedefine ulaşmak için verilecek bir mücadele olacağının anlaşılmasını diliyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.