RUMELİ'DEN MERHABA Eski Yugoslavya'da sözlü halk edebiyatının önemi

    ¥ Hasan MERCAN

    Rumeli'deki sözlü halk edebiyatı geleneği hiç kuşku yok ki, Osmanlı döneminde, Balkanlar'daki savaş ile barış yaşantılarında nükseden değerli bir mirastır. Bu gelenek eski Yugoslavya topraklarında yaşayan Türkler tarafından sürdürülmüş, dimdik ayakta kalabilmek için savaşım verilmiştir. "Tuna nehri akmam diyor" ve "Maya Dağ'dan kalkar kazlar" gibi halk türküleri, Rumeli illerinde 550 yıl yaşayan eski Yugoslavya Türkleri'nin anatomisini oluştururlar. Sözlü halk edebiyatına özgü olan masal, efsane, tekerleme, bilmece, ata sözü vb. gibi değerler, yöre halkının kimliklerinin aynası, göstergesi ve varlıklarının kanıtıdır.

    Çünkü bir milletin yaşamında her ortak kabul bir gelenek yaratır. Bu gelenekler, milli kimliği paylaşan fertler tarafından içerdikleri özellikler açısından bütünüyle bilinmese bile, temel vasıfları itibariyle bilinirler. Çünkü topluluk kendi içinde görünen her kültür belirtisini kabul etmekte, ancak genel düşünce tarzı ve yaşayışına uygun düşünceleri benimsemektedir. Her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: coğrafi çevre, insan unsuru ve cemiyet. Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ve ayrı karakterlere sahip insan gruplarında birbirinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 600 yıllık yaşamı bir avuç çile denen koşuları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine özgü bir kültür mirasına sahip olacağı anlaşılır.

    Bir milletin yaşamında milli kimliği belirleyen kültürün taşıyıcıları geniş anlamda sözlü ve yazılı ifade gelenekleridir. Bunlardan ikincisi, ilkinin bilgi ve görgü birikiminden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır. Yapıları ve özellikleri farklı olmasına karşın, bu iki gelenek birbiriyle alışverişte bulunurlar.

    Sözlü kültürü teşkil eden unsurlar yazılı kültürü oluşturanlara nazaran, millet yaşamında daha geniş bir katılımcı kabule sahiptirler ve bu yüzden fertlerin etkinlikleri üzerinde daha etkilidirler. Milletlerin milli kimliklerini oluşturan ortak kabuller, geniş ölçüde sözlü kültür içinde teşekkül eder. Sözlü kültür unsurlarının sürekliliği, fonksiyon, içerik ve yapı değişiklikleri, yerlerini yeni unsurlara terk etmeleri ortak kabulleri yaratan topluluğun bunlara karşı takınacağı ortak tavıra bağlıdır. Çünkü kabuller resmi değil, gönüllü katılım kabulleri özelliğine sahiptir.

    Eski Yugoslavya'daki Türklere ait sözlü halk edebiyatını inceleyenlerin bu ve benzeri savlarına hak verirken, konumuz olan paha biçilemeyen miras üzerinde pek az durulmuş, kamuoyu cilt cilt yapıtlardan yoksun bırakılmıştır demekten uzak kalamıyoruz. 1900 yıllarında başlanan, savaşlar yüzünden duraksayan, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden araştırılan eski Yugoslavya sözlü halk edebiyatından yapıt olarak pek az örnek verilmiş, halkımızın bu zengin mirası hakettiği şekilde dile getirilememiştir. Eski Yugoslavya Türk bilim adamlarının sayıca az olması, çoğunun sözkonusu mirasımıza yanaşmaması yüzünden sözlü halk edebiyatı giderek maziye karışmaktadır. Bu tür konulara Yugoslavya'dan (Kosova) Prof. Dr. Nimettullah Hafız, Mr. Hamit Altıparmak, Dr. Tacide Hafız, Altay S. Recepoğlu, Doç. Dr. İrfan Morina, Raif Varmıca ve Hasan Mercan, Makedonya'dan da Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, Prof. Dr. Hamdi Hasan yanaşmış, bazı derlemeler yapmış ve Türk Kültür Bakanlığı yayınlarınca yayımlamışlarsa da, 600 yıllık sözlü halk edebiyatı denen zengin kaynağımızın daha derli toplu bir çalışmaya gerekseme duyduğu anlaşılmıştır.

    Bilinen bir gerçektir ki, sözlü halk edebiyatı (Türklere ait halk kavramı dahil) uyarlamanın anatomisiyle biçimlenmektedir. "Bir ülkedeki Türklerin sınırlandırılmış topraklar üzerindeki bir siyasal düzene dahil olan tüm bireyler olarak anlamlandırılması nesnel bir sunuma değil; belli zenginliğe dayanan sözlü halk edebiyatı gibi tanımlamaya işaret etmektedir" diyor araştırmacılar.

    Bu nedenle, eski Yugoslavya'daki Türklerin zenginliği olan 600 yıllık sözlü halk edebiyatının önemi büyüktür ve bunun unutulmaktan bir an önce kurtulması için çaba harcanmalıdır. Çünkü halk haktır, unutulamaz ve ona ait miras derlenip dünyaya yansıtılmalıdır. Bu, eski Yugoslavya'da her eli kalem tutan Türk aydınının başlıca görevi olmalıdır.