Denetçiler Irak'a dönüyor

    Irak yönetiminin devrilmesine ilişkin senaryolar uluslararası gündemdeki yerini korurken, silah denetçilerinin ülkeye dönüşlerine izin verilmesiyle Irak tarafından BM kararları doğrultusunda olumlu bir adım atılmıştır. Bu olumlu gelişme, Irak'ın uluslararası toplumla işbirliği yapma arzusunu göstermekte ve sorunların barışçıl bir yöntemle çözülebileceğine dair umutları artırmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Körfez Savaşı sonrasında aldığı 687 sayılı kararla Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası denetim altında engellenmesini karara bağlamıştır.

    Kararın uygulanmasının denetimi için BM tarafından kurulan BM Özel Komisyonu (UNSCOM) 1999'da yeni bir BM kararıyla, yerini BM izleme, Doğrulama ve Denetim Komisyonu'na (UNMOVIC) bırakmıştır. Uluslararası toplumun baskılarının artması üzerine, Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri 16 Eylül'de BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a gönderdiği mektupla Irak'ın, BM silah denetçilerinin ülkeye koşulsuz olarak geri dönüşünü kabul ettiğini açıklamıştır. Bunun ardından, Irak ile UNMOVIC uzmanları arasında denetçilerin Irak'ta göreve başlamaları konusundaki zamanlama ve diğer ayrıntılara ilişkin temaslar 30 Eylül'de Viyana'da başlamış ve bir gün sonra anlaşmaya varılmıştır. Anlaşmaya göre, 1998 yılı sonlarından beri Irak'a alınmayan silah denetçilerinin ülkeye iki hafta içinde dönüşü beklenmektedir.Öte yandan, ABD Başkan Bush'un New York'ta BM Genel Kurul görüşmelerinde yaptığı konuşmada belirttiği BMGK'nden Irak'a denetimlerle ilgili mühlet verecek ve gerekli koşulların yerine getirilmemesi halinde güç kullanımı dahil, başvurulacak seçenekleri sıralayacak yeni bir Konsey kararı çıkarılmasına ilişkin girişimlerini sürdürmektedir. Diğer taraftan, ABD Kongresi Temsilciler Meclisi, Başkan Bush'un, ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarını Irak'tan kaynaklanan tehdit karşısında korumak ve Irak'a ilişkin bütün BM Güvenlik Konseyi Kararlarının uygulanmasını sağlamak üzere, ABD silahlı kuvvetlerini gerekli ve uygun gördüğü şekilde kullanmaya yetkili kılınmasını öngören bir karar tasarısını kabul etmiştir. Tasarı hakkında Kongre'nin Senato kanadında da görüşme yapılacaktır. Türkiye, komşusu Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasına önem vermekte ve bölgesinde barış ve istikrarı tehlikeye sokacak girişimlerden kaygı duymaktadır. Diğer yandan Irak'a BM kararlarına harfiyen uyması ve uluslararası toplumla yeniden bütünleşmesi telkin edilmektedir. Bu görüşlerimiz en yetkili ağızlardan müteaddit kereler ilgili taraflara iletilmiştir. Irak'ın silah denetçilerini kabul edeceğini açıklaması, tüm bu çabalarımızın boşa gitmediğini göstermektedir.

    Ülkemize gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elisabeth Jones ve Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz'e de görüşmelerde tutumumuz ayrıntılarıyla anlatılmış, bu bağlamda, Irak'a yönelik bir operasyonun muhtemel bölgesel etkilerine dikkat çekilmiş, Irak'ın geleceğinin tüm etnik grupların katılımıyla Irak halkı tarafından belirlenmesine atfettiğimiz önem vurgulanmış, ayrıca Irak'ın BM Silah Denetçilerinin dönüşünü kabul etmesini zamanlı ve değerlendirilmesi gereken bir adım olarak gördüğümüz ve Irak konusunun barışçı yollardan çözülmesi için elimizden gelen çabayı göstermeye devam edeceğimiz ifade edilmiştir. Irak'ın BM kararlarını önkoşulsuz biçimde uygulayarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, hem Irak'ı ve bölgeyi bir savaş tehdidinden kurtaracak, hem de ambargoların kaldırılmasını sağlamak suretiyle, Irak halkının yıllardır süren mahrumiyetinin giderilmesine hizmet edecektir. Ancak bu şartlar yerine getirildikten sonra, Irak yeniden uluslararası toplumun saygın bir üyesi olarak kabul görebilecek, iki komşu ülke Türkiye ile Irak arasında ekonomik, ticari ve siyasi ilişkiler de Körfez Savaşı öncesi seviyesine gelebilecektir.Avrupa Birliği İlerleme Raporu

    Avrupa Birliği Komisyonu 9 Ekim'de tüm aday ülkeler için hazırladığı İlerleme Raporlarını ve genişlemeye ilişkin Strateji Belgesini açıklamıştır. Her aday için ayrı ayrı hazırlanan ilerleme raporları, aday ülkelerin bir yıllık süre zarfında üyelik kriterlerini karşılama bakımından hangi aşamaya geldiğini belgelemektedir. Genişleme Stratejisi belgesi ise, genişleme sürecinin durumunu topluca değerlendirmekte, bir sonraki döneme ilişkin öngörüleri, alınacak önlemleri ve başlatılacak eylemleri içermektedir.

    Türkiye'nin son bir yılda gerçekleştirmiş olduğu siyasi reformların Kopenhag katılım ölçütlerinin karşılanması yönünde temel bir adım oluşturduğunun Komisyon tarafından hazırlanan metinlerin çeşitli yerlerinde vurgulanmış olması yapıcı bir unsur olarak dikkat çekmektedir. Ekonomik kriterlere ve Topluluk müktesabatına uyum konusu da ülkemiz açısından genelde tatminkar bir şekilde değerlendirilmektedir. Buna karşılık, ülkemizin siyasi kriterleri tam olarak karşılamadığı, uygulamada eksikler bulunduğu ve her alanda daha fazla ilerleme kaydetmesi, gerektiği de sözkonusu metinlerde kayıtlıdır. Bu ifadeler ve Komisyon'un Türkiye'nin katılım öncesi hazırlıklarına desteğinin güçlendirilmesi ve bu amaçla ek kaynak aktarılması gibi önerileri Dışişleri Bakanlığı'nca yapılan bir açıklamayla da vurgulandığı üzere Türkiye'nin beklentilerini karşılamaktan uzak kalmakta ve Türkiye'nin son bir yılda kaydettiği siyasi ve ekonomik reformlar ile müktesebat uyumu çalışmalarına yeterli bir karşılık teşkil etmemektedir.

    3 Ağustos'ta TBMM tarafından kabul edilen Avrupa Birliği Uyum Yasası, Kopenhag siyasi ölçütlerinin karşılanmasını simgeleyen bir dönüm noktası olmuştur. Bu yasanın uygulamasını düzenleyen ikincil mevzuatın çıkarılması çalışmaları devam etmektedir. Bu konuda Başbakanımızca 13 Eylül'de bir genelge çıkartılarak, Ulusal Program'ın siyasi ölçütler bölümünde yer almakla birlikte bugüne kadar gerçekleştirilemeyen tüm taahhütlerin en geç 15 Kasım 2002'de etkin şekilde uygulamaya geçirilecek şekilde tamamlanması içinde gerekli önlemlerin alınacağı teyit edilmiştir.

    Türkiye, Kopenhag ölçütlerini karşılama, diğer bir deyişle AB'ne tam üye olma yönündeki siyasi kararlılığını yıl içinde gerçekleştirdiği reformlarla kanıtlamıştır. AB'nin 10 ülkeyle genişleme kararı alırken ve Romanya ile Bulgaristan'ın da 2007'de üyeliklerini benimserken, Türkiye'ye attığı bu adımlara karşın somut bir üyelik perspektifi vermemesi Türk halkında büyük düş kırıklığı yaratacak ve AB'nin samimiyeti hakkında şüphe doğuracaktır. AB'nin Türkiye'nin bu konudaki duyarlılığını ve kararlılığını anlaması ve daha yapıcı bir tutum içine girmesi beklenmektedir.

    Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ve kuruluşundan bu yana yüzünü Batı'ya dönmüş bir hukuk devleti olarak, laik, parlamenter demokrasisiyle model bir ülkedir. Son dönemde uluslararası alandaki gelişmeler Türkiye'nin rolünü, önemini ve bu ayırt edici özelliklerinin değerini bir kat daha artırmıştır. Avrupa Birliği'nin Türkiye'yle üyelik yönünde daha yakın ilişkiler kurmasının iki tarafın da yararına olacağı aşikardır.

    24-25 Ekim'de Brüksel'de ve 12-13 Aralık'ta Kopenhag'da düzenlenecek AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirve toplantıları sırasında aday ülkelerin üyelik süreçleri hakkında kararlar alınacaktır. Türkiye, AB Komisyonu'nun teknik nitelikli İlerleme Raporu'ndaki önerileri, beklentileri doğrultusunda değiştirecek siyasi bir karar alınmasını teminen, bu tarihe kadar AB üyesi ülkeler başkentlerinde gerek siyasi ve diplomatik düzeyde, gerekse Dışişleri Bakanı'nın inisiyatifiyle başlatılan sivil toplum örgütleri düzeyinde bilgilendirme ve etkileme çalışmalarını sürdürecektir.

    AB'nin Brüksel ve Kopenhag zirvelerinde Türkiye'nin hayata geçirdiği reformların hakettiği karşılığı vermesi, yani en geç 2003 yılı içinde katılım müzakerelerine başlanması yönünde bir karar alması ümit edilmektedir. Bunun dışında, ilişkilerin üyelik haricinde farklı bir statü çerçevesinde yürütülmesi şeklinde yorumlanabilecek sözde ara formüller Türkiye tarafından kabul edilmeyecektir.Orta Doğu yine şiddete teslim

    Orta Doğu'da yaklaşık bir aydır göreceli bir sakinlik dönemi yaşanmaktayken, ard arda gelen iki intihar saldırısı ve İsrail'in bu saldırılara karşılık Filistin Ulusal Yönetimi (FUY) Başkanı Yaser Arafat'ın karargahını kuşatması barış umutlarının bir kere daha kırılmasına neden olmuştur. İsrail, Başkan Arafat'a 1982'de Beyrut'ta maruz kaldığı kuşatma kadar ağır bir saldırıda bulunmakta ve Filistin şehirlerinde askeri operasyonları sürdürmektedir. Bu son gelişmeler karşısında uluslararası toplum, yeni bir şiddet sarmalının başlamasına engel olabilmek amacıyla çeşitli adımlar atmaktadır. Taraflar, Ağustos ayında İsrail askeri güçlerinin Gazze şeridindeki Filistin topraklarından ve Batı Şeria'daki Beytüllahim şehrinden çekilmesi ve bunun karşılığında Filistin Ulusal Yönetimi'nin bu bölgelerde militanlara karşı etkili önlemler alması temelinde şekillenen Önce Gazze adlı plan üzerinde mutabık kalmışlardı. Bu mutabakat sonrası sağlanan ve bir ay süren sukunet maalesef son gelişmelerle yeniden bozulmuştur. İsrail askeri güçleri FUY Başkanı Arafat'ın kaldığı bina dışında tüm karargahını yıkmış ve içeride olduğu iddia edilen 20 militanın teslim edilmesini istemiştir. Bu denli ağır bir kuşatma altında can güvenliğinden endişe duyan Başkan Arafat Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımızla telefon görüşmeleri yapmış ve ülkemizden yardım talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine Başbakanımız kuşatmanın kaldırılması amacıyla, İsrail Başbakanı Sharon ve ABD Başkanı Bush'a birer mektup göndermiştir. Türkiye, gelişmelerin daha vahim boyutlar kazanmaması için üstlendiği kolaylaştırıcı rol çerçevesinde barış sürecine katkıda bulunmak amacıyla her zaman olduğu gibi elinden gelen tüm çabayı göstermektedir. Bu çerçevede, Filistin halkının seçilmiş lideri Arafat'a yönelik tecrit ve kuşatma gibi kabul edilemez tutumlardan vazgeçilmesi, ayrıca İsrail'in terörizmle savaş yöntemlerinin karşılıklı güvensizlik ortamını derinleştirecek aşırı güç kullanımını içermemesi gerektiği muhataplarımıza aktarılmaktadır. Yaser Arafat'ın karargahının kuşatılmasının ardından toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 24 Eylül'de 1435 sayılı kararı kabul etmiştir. ABD'nin çekimser kaldığı oylamada 14 olumlu oyla kabul edilen Kararda, bütün şiddet eylemlerine son verilmesi talebi yinelenmekte, İsrail'den Filistin'in sivil ve güvenlik altyapısının tahrip edilmesi dahil, Ramallah içi ve civarındaki önlemlere acilen son vermesi ve Eylül 2000 öncesindeki mevzilere dönmesi istenmekte, Filistin Ulusal Yönetimi'ne terörist eylemlerin sorumlularının adalete teslim edileceği güvencesini içeren taahhüdünü yerine getirmesi çağrısı yapılmakta ve Dörtlü'nün (Quartet) çalışmaları ve Arap Planı gibi uluslararası çabalara destek beyan edilmektedir. ABD'nin uzun süredir ilk defa Orta Doğu konusundaki bir karara olumsuz oy vermemesi ve ABD temsilcisinin BM Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmada İsrail'in Ramallah'taki son eylemlerinin ne şiddete son verilmesine ne de hayati reformların teşvikine yardımcı olduğunu söyleyerek İsrail'e tutumunu değiştirmesi yönünde telkinde bulunması, Karar'ın olumlu sonuçlar getirmesi umudunu arttırmıştır. Hatırlanacağı üzere, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah tarafından hazırlanan bir barış planı Beyrut'ta yapılan Arap Ligi Zirvesi'nde benimsenerek Arap Planı halini almıştı. Öte yandan, ABD, AB, Rusya Federasyonu ve BM'den oluşan Dörtlü'nün 17 Eylül'de New York'ta yapılan toplantısında, soruna üç yıl içinde nihai çözümü öngören AB Planı görüşülmüş ve kabul edilmiştir. ABD Planı'nın kabulünün hemen ardından gelen intihar saldırıları İsrail'in Filistin topraklarını işgal altında tutması ve Filistin lideri Arafat'ı güç kullanarak tecrit etmesi gibi şiddet yanlısı tutumlar nedeniyle tüm bu uluslararası çabalar ne yazık ki sonuçsuz kalmaktadır.

    Barış sürecinin yeniden canlandırılması için tarafların, şiddet içeren politikaların aşırı uçları güçlendirmekten başka bir sonuç vermediği ve uyuşmazlıkların sadece müzakere yoluyla kalıcı bir çözüme ulaştırılabileceği gerçeklerini artık görmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda, tarafların 1435 sayılı kararın gereklerini bir an önce yerine getirmelerine önem atfedilmektedir. Ancak bundan sonra, ülkemizin ve konuyla ilgili diğer tarafların kalıcı barışa yönelik çabaları somut sonuçlar vermeye başlayacaktır.