Türk dış politikasında süreklilik öğeleri

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren benimsediği ve uyguladığı iki temel dış politika ilkesi vardır. Süreklilik öğeleri olarak adlandırabileceğimiz bu ilkelerden ilki, Misak-ı Milli’yle belirlenen sınırlarımızın korunması ve Türkiye’nin etrafında bir barış ve gönenç kuşağı oluşturulması, ikincisi ise geniş anlamda Batı’yla bütünleşmedir. Geçtiğimiz günlerde 79. kuruluş yıldönümünü kutlayan Türkiye Cumhuriyeti, dış politikasının bu ana ilkeleri doğrultusunda, bugün bölgesel bir güç, demokratik ve laik bir ülke olarak uluslararası sistemin saygın bir üyesi konumundadır.

    Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” veciz sözüyle en iyi şekilde ifade edilen birinci ilke uyarınca, politika oluşturma sürecinde, başta komşularla olmak üzere tüm devletlerle iyi ilişkiler tesis etmek ve korumak, anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözümlemek ve etrafında barış, istikrar, güvenlik ve gönence katkıda bulunmak amacıyla bölgesel ve küresel işbirliğini teşvik etmenin yanısıra bu tür çabalara öncülük etmek ve bilfiil katılmak şeklinde sıralanabilecek hedefler gözetilmiştir. Türkiye, kalkınma ve gönencin ancak barış ve istikrar ortamında gelişebileceğine inanmakta ve bu amaçla, bölgesinde istikrarın tesisine yönelik aktif politikalar gütmektedir.

    Soğuk Savaşın son ermesiyle Türk dış politikasında da yeni bir döneme geçilmiştir. Bağımsızlıklarını yeni kazanan devletlerin uluslararası sahnede yerlerini almalarıyla, yıllardır ideolojik bölünmelerle şekillenen uluslararası ilişkilerde çeşitli bölgeler arasında ortak tarih ve kültür kavramları tekrar ön plana çıkmıştır. Ancak, bu olumlu tablo, bu kere de köktendincilik, ırkçılık, kitle imha silahlarının yayılması, uluslararası terörizm ve bölgesel çatışmalar gibi olumsuz gelişmelerle gölgelenmiş ve bütün bu unsurlar uluslararası barış ve istikrarı tehdit etmeye başlamıştır.

    Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları üzerinde asırlarca varlığını sürdürmüş bir İmparatorluğun mirasçısı olan Türkiye, başlangıçta belirtilen temel ilkelere sadık kalmak kaydıyla, yeni siyasi, ekonomik ve coğrafi gerçekler karşısında dış politikasında gerekli ayarlamaları yapmış ve bazı yeni sorumluluklar üstlenmiştir.

    Bu doğrultuda, sorunların ancak barışçı yollardan çözümlenmesi gerektiği inancıyla buna yönelik tüm tedbirleri destekleyen Türkiye, Somali’den Bosna-Hersek’e, El-Halil’den Afganistan’a kadar dünyanın birçok sorunlu noktasındaki barışı koruma misyonlarına aktif katkıda bulunmuştur. Türkiye, barış, istikrar ve refahın bölgesel işbirliği mekanizmaları çerçevesinde güçlendirilmesinde de öncü bir rol üstlenmiştir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Güney Doğu Avrupa İşbirliği Süreci ve Güney Doğu Avrupa Çok Uluslu Barış Gücü bunun somut örneklerindendir.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihsel, kültürel, siyasal, ekonomik ve güvenlikle ilgili nedenlerle kuruluş yıllarından itibaren yüzünü Batı’ya dönmüştür. Amaç, Atatürk’ün ifade ettiği şekliyle çağdaş medeniyetler seviyesine yükselmek olarak belirlenmiştir.

    Bu çerçevede, Türkiye 1949’da Avrupa Konseyi’ne, 1952’de NATO’ya katılmıştır. 1963’te ise o zamanki adıyla Arrupa Ekonomik Topluluğu’na Ortak Üye olmuştur. Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB’ne tam üyelik için adaylığı onaylanmış, buna koşut olarak, Türkiye’de de Avrupa Birliği’ne tam üye olma amacına yönelik çalışmalar ivme kazanmıştır.

    Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de işbaşına gelen Hükümetlerin politikalarında, günün koşullarının gerektirdiği bazı farklılıklar bulunsa da, süreklilik öğeleri dış politikanın temel ilkeleri olma özelliklerini korumuşlardır. Türkiye bu sayede, jeopolitik konumu nedeniyle sıcak çatışma riski taşıyan bir bölgede bugüne kadar barış içinde yaşamayı başarmış, laik ve demokratik rejimini, serbest rekabete dayanan ekonomisini her geçen gün güçlendirmiş ve özellikle Orta Asya’da olmak üzere birçok Müslüman ülke için model olabilmiştir.