Türkiye, uluslararası sistemin içinden geçmekte olduğu süratli değişim ve yeniden yapılanma döneminde, izlemekte olduğu dış politikayla dikkati çeken bir ülkedir.
Türkiye üzerine yoğunlaşan bu dikkatin başlıca sebebi, 11 Eylül sonrasında Orta Doğu, Kafkasya ve Asya bölgelerinin giderek küresel gelişmeler bakımından daha kritik önem arzetmeye başlaması, medeniyetlerarası diyaloğun artan önemi ve Türkiye’nin bu çerçevede coğrafi-kültürel olarak sahip olduğu benzersiz konumdan kaynaklanmaktadır.
Belirsizliğin egemen olduğu ve bu belirsizliği temsil eden aktörlerin arttığı bir sistem içinde, dış politikamızın dinamik ve tutarlı çizgisi, bulunduğumuz bölgede açık bir istikrar unsuru teşkil etmektedir.
Bu çizgi, şu hususun altını güçlü biçimde çizmektedir: Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkilerimiz, Türk dış politikasının temel boyutunu teşkil etmektedir. Bu çerçevede, AB üyelik süreci, ABD ile ilişkiler ve NATO ittifakı içinde yerimiz geleneksel olarak dış politika gündemimizin ilk sıralarında yeralmaktadır.
Öte yandan, jeostratejik konumu ve topraklarını çevreleyen geniş bölgeyle olan tarihi-kültürel bağları, Türkiye’nin çok boyutlu ve dengeli bir dış politika takip etmesini gerekli kılmaktadır. Bu ise, Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkilerimizi örseleyen değil, tamamlayan ve güçlendiren bir özelliktir.
Türkiye’nin Avrasya politikası, bu bakımdan çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Enerji ve ulaştırma koridorlarının tesisi yoluyla Avrupa ve Asya’nın daha da yakınlaştırılması ve ekonomik büyüme için yeni dinamiklerin yaratılması, Avrasya vizyonumuzun temelini oluşturmaktadır. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının açılması, 21. yüzyılın en önemli bölgesel gelişmelerinden biridir.
Bu proje, Türkiye’yle Batı arasında değerli yeni bir bağ oluşturmaktadır. Enerji ve ulaşım şebekeleri için önemli bir transit merkezi olan Türkiye’nin rolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan’ın ardından benzer projelerin de tamamlanmasıyla daha da artacaktır.
Türkiye, aynı zamanda bölgesinde pozitif değişimi teşvik etmekte, gerginlik ve çatışma yerine, işbirliğine olanak tanıyan bir ortam yaratmayı amaçlamakta, süregelen anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunmaya gayret göstermektedir.
Bu anlayışın Avrupa-Atlantik istikrarı bakımından taşıdığı önem açıktır.