Bir şeb-i aruz sonrası,
“Yabancı değil, sizin köyün halkından
Bir dostum, semtinizde bir yer arayan!..
Düşman da görünse çehrem, olamam düşman,
Acemce söylesem de Türküm aslen.”
Diyen ve bir Türk mutasavvıfı olan Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi bir nebze olsun tanıyabilmek, düşüncelerini anlayabilmek için öncelikle onun yaşamış olduğu zaman dilimini, bu zaman içinde yaşadığı hayatı, hayatındaki safhaları, bu sahfalarda verip aldıklarını, kısaca gözden geçirmek uygun olur. Mevlana Arapça’da Mevla’dan anlamına gelen ve sarıklı ulemaya hitapta kullanılan bir kelimedir. Bir çok mevlana mevcuttur. Ancak Celaleddin-i Rumi ile bu sıfat o kadar iç içedir ki Mevlana denilince akla Celaleddin-i Rumi gelmektedir.
Doğum tarihi tartışmalı ise de genellikle kabul edilen; 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuş olduğudur.
Mevlana’nın doğduğu ve büyüdüğü tarihlerde dünyanın yaşadığımız bölgesi ve yakın çevresi büyük bir istikrarsızlık içerisindedir. Moğol istilası insanlarda korku ve güvensizlik dolu bir yaşam tarzı geliştirmiş, göç, sürgün ve ümitsizlik bu tarzın ayrılmaz bir parçasını teşkil etmiştir.
Bu zor duruma ilaveten Mevlana’nın hayatının büyük kısmını geçirdiği Selçuklu İmparatorluğu da yıkılmak üzeredir.
İşte böyle bir dünyaya 1207 tarihinde gözlerini açan Mevlana’nın babası Sultan Ül Ulema namıyla anılan Bahaeddin Veled Bin Hüseyin Bin Hatibi, annesi ise, Belh Emiri Sultan Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Mevlana anne ve babası tarafından devrinin ve bulunduğu yerin seçkin, kültürlü bir ailesine mensuptur.
Bahaeddin Veled kimine göre Moğol istilasından, kimine göre ise kayınpederinin Harzem Şahı ile arasının açılmasından dolayı ailesi ve müritleri ile beraber Belh şehrinden göçe karar verir ve önce Bağdat’a gelir. Bahaeddin Veled Bağdat’dan hac görevini ifa için ayrılır, daha sonra Şam, Halep ve Erzincan’a uğrayarak Akşehir üzerinden Larende’ye bugünkü ismi ile Karaman’a gelir ve yerleşir.
Bütün bu yol boyunca babası ile beraber olan Mevlana, hem geçtikleri yerlerden hem de babasının yakın çevresinde bulunan kişilerden etkilenmiş, görgü ve bilgisini arttırmıştır. Bu arada evlenme çağına gelen Mevlana Karaman’da Belh şehrinden beri beraber oldukları Şemseddin Lala Semarkandi’nin kızı Gevher Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten iki erkek çocuğu Sultan Veled ile Alaaddin Mehmet dünyaya gelmiştir.
Devrin hükümdarı Alaaddin Keykubat’ın ısrarlı davetini sonunda kabul eden Sultan-ül Ulema, Mevlana, eşi ve çocukları dahil olmak üzere ailesi ile beraber yedi yıl kaldığı Karaman’dan ayrılır ve Konya’ya yerleşir. Konya’da babasının etrafında büyük bir ilim çevresi bulan Celaleddin-i Rumi asrın alimleri ile beraber olmanın mutluluğu içinde onlardan çok şey öğrenmeye çalışmış, babasının 1231 yılında ölümü üzerine onun yolundan yürümeğe başlamıştır.
Babasının eski öğrencilerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik ile buluşuncaya kadar tam bir şeriat insanı olarak vaaz vermiş, fetva çıkarmış ve şeriat hükümlerini uygulamıştır. Seyyid Burhaneddin, Şeyhini aramak için Konya’ya geldiğinde onun öldüğünü yerini de oğlu Celaleddin’in aldığını öğrenir, bundan mutluluk duyar ve 9 yıl kadar bir süre Mevlana’nın yanında kalır.
Bu süre içerisinde Mevlana kendisinden çok şey öğrenir. Seyyid Burhaneddin’in de etkisi ile Şam ve Haleb’e giden Mevlana, Halavi’ye medresesine devam eder ve Konya’ya döner. Artık camilerde vaaz verip, medresede fıkıh ve din hakkında dersler anlatır.
Mevlana’nın bu düzenli hayatı Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan ayrılarak Kayseri’ye dönmesinden sonra da devam etmiştir.
Ancak 1244 yılında günlerden bir gün Konya’ya gezgin bir derviş gelir ve Şekerciler hanına yerleşir. Bu derviş Tebrizli Şems adıyla tanınan Şemseddin Muhammed Tebrizidir.
Şems-i Tebrizi ile Mevlana karşılaşır ve altı ay kadar sürecek bir dost sohbetine çekilirler.
İşte bundan sonra Mevlana’nın daha önceki düzenli yaşantısı tamamen değişir. Artık medresede ders vermiyor, camide vaaz etmiyor, muritleri ile ilgilenmiyordu. Tek ilgi noktası Şems’dir.
İbdida-name de oğlu Sultan Veled;
“Şemsin yüzünü görünce aydın gibi sırlar ona açıldı, görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona gönül verdi, elden çıktı. Yanında yücelik ile aşağılık bir oldu.” diyor.
Abdülbaki Gölpınarlı ise buluşma ve sonrasını şöyle anlatır: “Mevlana Şems ile buluştuğu zaman adeta yıkanmış, arınmış suyu, zeytinyağı konmuş, fitili bükülüp yerleştirilmiş ve yeri neresi ise oraya asılmış bir kandildi. Yanarsa bütün dünyayı aydınlatacak ne ışığı azalacak, ne yağı tükenecek, nuru günden, güne parlayacak, ışığı andan ana artacaktı. Fakat bir kibrit, bir alev, bir şule lazımdı kandili yakmağa. Ve işte Şems bu görevi yapmıştır. Ama o kandil yanınca kendisi de bir pervane kesilmiş varlığından geçip gitmişti.”
Mevlana’daki bu değişiklik halk tarafından hoş karşılanmaz.
Bu hoşnutsuzluk nedeni ile Şems-i Tebrizi 1246’da Konya’dan ayrılır. Bu ayrılık Mevlana’yı, içine kapalı kimse ile görüşmez bir kişi yapar.
Bir süre sonra Şems’in Şam’da olduğunu öğrenir. Oğlunu Şam’a gönderir. Oğlu Şems-i yeniden Konya’ya dönmeye razı eder. Şems’in dönüşünü müteakip Mevlana eski coşkulu yapısına kavuşur. Ancak halkın hoşnutsuzluğu yeniden şehri sarar. Bu sefer hoşnutsuzlar arasına Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin Çelebi de katılmıştır.
Günlerden bir gün Şems Sultan Veled’e:
“Bir gün öyle bir suretle kaybolacağım ki kimse beni bulamayacak” der. Ve 1247 yılında aniden ortadan kaybolur. Bir daha da bulunamaz. Bu ortadan kaybolma hakkında muhtelif rivayetler mevcuttur.
Mevlana Şems-i tamamen kaybettiğini anlayınca eskisi gibi derslerine döner, Artık Şems-i kendi mevcudiyetinde aramaktadır.
Bir gün kuyumcular çarşısından geçerken bir dükkanın içerisinden gelen ritmik bir ses onu dükkanın önünde durdurur. Bu ritme uyarak sema etmeye başlar.
Dükkan Selahaddini Zerkubi’nin dükkanıdır. İçeride çırak altın varak dövmektedir. Zerkubi çırağına devam etmesini, ritmi bozmamasını tembihler dükkanın önüne çıkar ve semaya katılır.
Mevlana bu sefer Zerkubi’de Şems-i bulmuştur. Böylece başlayan sohbet dostluğu Zerkubi’nin ölümüne kadar 10 yıl devam eder bu arada oğlu ile Zerkubi’nin kızını evlendirir.
Zerkubi’nin ölümünden sonra halifelik makamını Urmiyeli Çelebi Hüsameddin Bin Ali Türk’e verir.
Hüsameddin Çelebi Hz. Mevlana’nın ölümüne kadar 10 yıl süre ile onun yanında bulunur. Bu 10 yıllık süre Mevlana’nın en verimli dönemidir. En büyük eseri olan Mesnevi bu dönemde Mevlana’nın söylediklerinin Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınması suretiyle tamamlanmıştır.
İlk 18 beyit ise Mevlana tarafından yazıya alınmıştır.
Mevlana Mesnevi tamamlandıktan kısa bir süre sonra 17 Aralık 1273’de ölmüştür.
Mevlana’nın çeşitli yerlerde verdiği derslerde yaptığı sohbetlerin toplanmasından meydana gelen Fihi Ma Fih (Ne varsa içindedir), Şems’in ilk kayboluşundan sonra söylediği gazel ve rubaileri kapsayan 40 bin civarında beyitin bulunduğu Divanı- Kebir, kürsüden verdiği vaazlar ile sohbetlerinin toplanmasından meydana gelen Meclis-i Saba (Yedi Öğüt), Devrin yöneticilerine, kadı ve müritlerine yazdığı 147 civarında mektubu kapsayan Mektubat ve 26 bin beyitlik 6 ciltten oluşan Mesnevi adlı beş eseri vardır. Tasavvufta, insan, varlığın gayesi ve sonudur.
Her şey Tanrı’dan gelir ve Tanrı’ya dönecektir. İnsan aşk merdiveninden Tanrı’ya basamak, basamak, yükselir.
Mevlana’ya göre aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan, neyi, kimi severse sevsin bu sevgi aslında gerçek varlığadır. Bu sevgi insanı hırstan, benlikten kurtaracak tek yoldur. Gerçeğe ancak bu yolla ulaşılabilir.
Mevlana Celaleddin Rumi’ye göre aşk bir haldir. Anlatılamaz, ancak yaşanır. Bu nedenle;
“Aşk, diyorsunuz nedir bu aşk dediğiniz” diye soran bir müridine sadece: “Ben ol da bil” demiştir. Divan-ı Kebir Mevlana’nın yaşadığı bu aşk halinin şiirleri ile doludur.
Ancak Mevlana’ya göre gerçeği arayan kişinin dünyadan, dünya nimetlerinden kaçmasına gerek de yoktur. Çünkü, dünya Tanrının tezahürüdür.
Kaçınılması gereken ise sadece gaflettir.
“Bizde riyazat yoktur. Yolumuz baştan başa yaşayış yoludur. Huzur ve Barıştır” der.
Bütün yaşantısı bu bakımdan diğer sufilerin dışındadır.
Mevlana ayakları yerde olan gerçekçi bir mutasavvıftır. Dünyayı görerek, duyarak yaşamıştır. Bütün söyledikleri dünya ve yeryüzü ile ilgilidir. Mevlana’da tasavvuf yaşayan bir ahlak sistemidir.
Ona göre dinlerin gayesi birdir. Ayrı olan sadece gidiş yollarıdır.
Kaynak
Gürkan AKTOLUĞ