|
|
28/11/2002
ANKARA, 28/11(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 27 Kasım 2002 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI Süddeutsche Zeıtung gazetesinde (27/11) Christian Wernicke imzasıyla ve "Prodi: Avrupa 'Dostluk Çemberi' Olmalı" başlığı altında yayımlanan haberde, AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin Türkiye'nin AB'ye alınması ihtimaliyle ilgili tartışma nedeniyle, "AB'nin sınırlarının gerçekten açık bir şekilde tartışılması" gerektiğini hatırlattığı ifade edilerek, İtalyan Başkanın, Avrupalı medya organlarına yaptığı açıklamada, "İnsanlara, Avrupa'nın bir reçel gibi, yani sınırsız olduğunu söyleyemeyiz" dediği kaydedilmektedir. Haberde, Prodi'nin, AB'nin Fas, Mısır, İsrail ya da Rusya gibi devletlerle bir "dostluk çemberi" oluşturmasını, ancak bu ülkelerin üyeliğine izin verilmemesini önerdiği, buna karşılık, "çoktan aday olduğu için "Türkiye'yi bu devletler grubuna dahil etmek istemeyen Prodi'nin, "Ancak, Ankara ile daha şimdiden müzakerelere başlamak için henüz erken" şeklindeki sözleri aktarılmaktadır. Berliner Zeitung gazetesinde (27/11) "Radikaller Türkiye'ye Hükmediyor" başlığı altında ve Martina Doering imzasıyla yayımlanan yazıda, AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı olup olmadığı irdelenerek, "bu konunun lehine ya da aleyhine olan itirazlar Polonya, Romanya ya da Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin adaylığı konusunda yapılan müzakerelerde de ortaya atılmalı. Ancak burada bu soruyu sorma gereği bile duyulmuyor. Türkiye'nin müstesna bir durum olduğu belirtiliyor." denilmekte ve buna ilk gerekçe olarak da, Türkiye'deki halkın çoğunun Müslüman olmasının gösterildiği kaydedilerek, seçimlerde İslamcıların zafer kazanmasıyla da Türkiye'nin kendi kendini aday listesinden sildiği yorumu yapılmaktadır. Yazıda, ikinci gerekçe olarak da Türkiye'nin siyasi bakımdan çok tehlikeli bir bölgede bulunmasının gösterildiği ifade edilerek, Türkiye'nin üye olması durumunda AB'nin, birdenbire Suriye, İran ve Irak'la sınırı olacağı ve had safhada olan bir tartışmayı isteyerek ve acil bir durum olmaksızın evine almış olacağı yorumunda bulunulmaktadır. "Özellikle bu gerekçe, ABD'nin Bağdat'a yönelik planladığı askeri bir müdahaleyle Saddam Hüseyin'in tahttan indirilmesi için zaman kısaldıkça daha çok önem kazanıyor. Ancak bu durum, Amerikalı hayaller bölündüğü takdirde de çürütülmüş olunuyor: Savaş yanlıları, askeri bir müdahalenin ardından Irak'ın mümkün olduğu kadar çabuk demokratikleştirileceğini düşünüyorlar. Böylece, Orta Doğu sorunu sakin bir şekilde çözümlenebilir ve bütün bölgenin yavaş yavaş sakinleştirilmesi mümkün olabilir. Araya başka birşey girmediği takdirde de yeni dönem şubat ayından itibaren başlar. Ancak Amerikalıların görüşü, hayal edilen düşünce olarak kabul edildiği takdirde, AB'deki siyasilerini bazılarının münakaşa senaryosu alışılagelmişin dışında bir görüş ortaya atmış oluyor: AB kendini Türkiye olmadan tamamen özerk, olası münakaşalardan bile etkilenmeyen bir birlik olarak görüyor. Burada Türkiye bir tampon görevi üstlenecek, herhangi bir şekilde söz sahibi omadan da bütün olumsuzlukları AB'den uzak tutacak. Böylece de AB rahat bir şekilde gelişmeye ve varlığını sürdürmeye devam edebilecek." denilen yazıda, şu görüşlere yer verilmektedir: "Ancak bunun böyle işlemesi mümkün olmayacak: Türkiye'nin, sorunlu bölgelerden gelen mültecileri kendi sınırlarında tutarak eline ne geçebilir ki? Gözüne Paris, Berlin ya da Prag'ı kestiren teröristlerle savaşıp neden parasını boşa harcasın ki? Neden Irak'taki petrol bölgelerinin işgal edilmesinden vazgeçsin ki? Neden Amerika ile birlikte siyasi ve ekonomik alanda Avrupa'ya karşı koymasın ki? Ya da Ankara'daki hükümet, herhangi bir özerk hareketine mensup sempatizanların Avrupa caddelerinde polisle sokak kavgalarına giriştiklerinde neden memnun bir şekilde geri yaslanmasın ki? Tüm bu soruların cevapları AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı olduğunu gösteriyor: Güvenliği için, teröre karşı mücadele ederken ve komşu bölgelerin sağlamlaştırılması için Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Ve eğer AB yardımcı olursa Türkiye müstesna bir sorun olmaktan çıkacak, siyasi ve ekonomik alanlarda güçlü olan bir ülke konumuna gelecektir. Adaylık için beklenecek on yıl içerisinde çok şey olabilir ve değişebilir.Türkiye aday bile olsa Müslüman bir ülke kalacaktır. Bu nedenle de Türkiye'nin kültürel değerlerinin AB'ye uymadığı düşünülüyor. Bu zayıflatılamayan tek itirazdır. Şimdilerde görev başında olan 'İslami' eğilimli hükümet, isterse en radikal ve en şaşırtıcı reformları gerçekleştirsin bu düşünce yine de değişmeyecektir. Ancak 'kültürel' diyen biri aslında 'dindarlığı' kastediyordur ve böylece de Avrupa'nın en büyük hazinesini ve gururunu gözler önüne sermiş oluyor. AB'nin din ve devletin, yani din ve siyasetin birbirinden ayrılması gerektiği anlayışını gözler önüne sermiş oluyor. Ancak Hıristiyan radikaller bunu ne yazık ki anlayamıyorlar."
AVUSTURYA BASINI Wıener Zeıtung gazetesinde (27/11) "Erdoğan'a Destek... Türkiye'nin AB Üyeliği Perspektifi Ayakta” başlığı altında yayımlanan haberde, AB ülkeleri içinde Türkiye'nin Birliğe katılmasına sıcak bakanların sayısının arttığı ifade edilmekte, AB Parlamentosu Başkanı Pat Cox'un da AB hükümetlerini, aralıktaki genişleme zirvesinde Türkiye'ye bir üyelik perspektifi vermeye çağırdığı kaydedilmektedir. Haberde, Avrupa Birliği'nde bu konuda henüz bir görüş birliği bulunmadığı, muhafazakar partiler, Ankara'ya yalnızca imtiyazlı bir ortak rolü vermek istedikleri, ancak AB Parlamentosu'nun geçenlerde, Türkiye'nin üyelik perspektifinin kesinlikle muhafaza edilmesinden yana görüş bildirdiği kaydedilmektedir.
FRANSA BASINI Le Monde gazetesinde (27/11) "Türkiye: Evet Demek Hayati Önem Taşıyor" başlığı altında ve Avrupa Parlamentosu Kültür Komisyonu Başkanı ve Fransa eski Başbakanı Michel Rocard imzasıyla yayımlanan yorumda, Türkiye'nin tarihi ve coğrafi konumu değerlendirilmekte ve Türkiye'nin AB'ye girmesini ille de reddetmek gerekiyorsa, öne sürülecek sebeplerin de güçlü olması gerektiği kaydedilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir: "Bu sebepler neler olabilir? Yoksulluğu, onu Birliğin geri kalanından çok mu farklı kılıyor? Bu konuyu yukarıda işlerken, bu sebebin geçerli olmadığını gördük. Müslüman olduğu için mi? Açıkça dile getirmeye cesaret edilmeyen ve Giscard d'Estaing'in bile başvurmadığı bu argüman, hiç kuşku yok ki, en önemlisi olup kamuoylarımızı açıkça çekince koymaya şartlandırıyor.(...) Eğer sonuçta Türkiye'ye verilecek cevap olumsuz olursa, Müslüman olsun veya olmasın tüm dünya, reddin asıl sebebi olarak bu argümanı görecektir. Sonuçta doğal olarak AB, kendisinin artık bir Hıristiyan kulübü olarak tanımlandığına tanık olacaktır. Oysa AB, böyle bir kulüp değil. Bizi biraraya getiren ortak değerlerin çoğunun Hıristiyan kökenli olduğuna şüphe yoksa da, bir o kadar temel olan başka sebepler de var, hatta Kilise veya Kilislere karşı dile getirilmiş ve gerçekleştirilmiş eylemler dahil. AB, birbirlerine anlaşmalarla ve tamamen laik kurumlarla bağlanan uluslar bütünüdür. Zaten Katolik, Protestan veya Ortodoks inançlarının ağır bastığı ulusal toplumlar birliğini yaşatmanın ve önemli bir nüfusa sahip Musevi ve Müslüman toplumların haklarını güvence altına almanın tek yolu buydu. Dolayısıyla Birliğin hiçbir organı, üyeliğe aday bir ulusu dışlamak için negatif argüman olarak onun dinini öne süremez. "Türkiye'yi reddetmek demek, Müslüman ülkeler arasında laik kurumlara sahip nerdeyse tek ve en önemlisi olan, üstelik bunu yarım yüzyıldır koruyan bir ülkeyi reddetmek demektir." diyen Rocard, "Giscard d'Estaing, Türkiye'nin Avrupalı olmadığını söylüyor. Bu coğrafi bir argümandır. Ayrıca Türkiye için en yaralayıcı argümanlardan biridir. Bizans- Konstantinopolis-İstanbul, tarihimizde 2000 yıl boyunca büyük bir rol oynamıştır. Türkiye'nin bu en büyük şehri, ekonomik ve entelektüel bir başkenttir. Türkiye'nin iki kıta arasında yer alması ise, konuya tartışma götürmeyecek bir açıklık getiriyor: Birine veya diğerine aidiyeti şüphe yarattığına göre, çeşitli sebepleri gözden geçirerek yapacağı seçime kendisi karar verebilirdi. Şimdi AB üyelerinin ve kamuoylarının, Türkiye'nin bize katıldığını görmeyi dileyip dilemediklerine karar vermeleri gerekir. Ne coğrafya ne din, bir karar vermek için yeterli olduğuna göre, tartışma, Türkiye'nin bugün bizzat kendisinin verdiği imaj üzerinde odaklanacaktır. Bizim kurallarımızdan daha uzak ama, ölüm cezasını kaldırarak ve azınlık dillerinde eğitim izni vererek önemli çabalar sarf etmiştir. Avrupa Birliği, geleceğini yaratmak için politika yapmalıdır. Türkiye'nin AB'ye katılımı, onun laik yapısının bir teyidi, fevkalade istikrarsız bir bölgede barış eylemi ve daha uzun vadeli gelecek için hayat sigortası olacaktır." yorumunda bulunmaktadır. Le Monde gazetesinde (27/11) Claire Trean imzasıyla yayımlanan ve "Avrupa-Türkiye: İki Yüzlülüğe Son Vermek" başlığını taşıyan yorumda, "Evet, Türkiye Müslüman ve Avrupalı olmak istiyor. Kırk yıl önce Avrupalı yöneticiler üyeliğe aday olmaya ehil olduğunu kabul ettiklerine ve o zamandan beri de birçok kez bu daveti çok resmi bir şekilde teyit ettiklerine göre, bu yeni bir haber değil. Buna rağmen, De Gaulle ve benzerleri tarafından verilmiş sözden 39 yıl sonra, birçok Avrupalı şaşkınlık içinde bunu yeni keşfetmiş gibiler. Ve birdenbire, Avrupa kendini nasıl gördüğüne ve ne olmak istediğine dair bir konuyu daha önce tartışmış olması gerekirken, bugün uzun zamandan beri tanık olunmamış ateşli bir tartışma başladı." denilmektedir. Yorumda, "Hristiyan demokratların gelecek Avrupa Anayasasında görmek istedikleri Avrupa oluşumunun "dini mirası" konusunda Fransız yöneticiler, iki yıl önce yaşanan Temel Haklar Şartı tartışmaları sırasında böyle bir maddeye başarılı bir şekilde karşı çıkarak düşüncelerini net olarak açıklamışlardı. Hala da kesin olarak karşılar. Lionel Jospin hükümetten ayrıldıktan sonra da aynısı geçerli. Avrupa'nın geleceği konusundaki "görüntüsüne" gelince; tarihinin görüntüsünden doğar. Bir yorumcu, Dominique de Villepin'e göre, "Avrupa'nın tarihi özelliğini oluşturan şeyin, hümanizm ve açıklık" olduğunu söylüyor. Bu yorumcu, yukarıdaki görüşten hareketle sözlerini şöyle sürdürüyor: "Türkiye'nin üye olmasını sağlarsak dünyaya muhteşem bir işaret vermiş oluruz: Avrupa'nın, arasına bir Müslüman ülkeyi alabildiği ve Müslüman bir ülkenin Avrupa'ya girecek kadar modernleşebildiği işaretini." İki taraftan da bakınca güzel bir düşünce. Ancak şu var: Daha o aşamaya gelmedik, ne o yanda, ne bu yanda. Başka hiçbir sorun, orada ve burada kendimizi bunun kadar varoluşsal sorgulamalarla yüz yüze bırakmıyor." ifadelerine yer verilerek, şöyle denilmektedir: "Her halükarda Türkiye hazır değil. Gerçek demokrasi ve ekonomik özgürlüklerle uyuşacak yasal çerçeveye sahip olabilmesi için yapması gereken daha çok şey var, Anayasasının düzeltilmesi dahil. Ancak ona yardımcı olması için Avrupa'nın da uyanması, Ankara'ya karşı gösterdiği uzun bir iki yüzlülükten çıkması ve zamanı geçmiş üyeliklerle kendisine gönderilen güçlü çağrıyı görmezlikten gelmemesi gerekmektedir. Le Fıgaro gazetesinde (27/11) "Hayır, Türkiye Avrupalı Değil" başlığı altında ve Alain Besançon imzasıyla yayımlanan yorumda, Türkiye'nin kendi medeniyetinin başlıca temellerini muhafaza ederek, Avrupa'dan sadece nispeten yüzeysel nitelenebilecek devlet kurumları ve bir parça da hukuki unsurları aldığı, bu durumun da, Avrupa'nın peş peşe edindiği medeni tecrübelerin yerini tutamayacağı yorumu yapılarak şu ifadelere yer verilmektedir: "Avrupa'nın bir 'Hıristiyan Kulübüne' dönüşmemesi gerektiği öne sürülüyor. Avrupa zaten uzun zamandır öyle bir kulüp değil. Ama bunun Avrupa tarihinin bir parçası olduğunu hatırlamak da gerekir. Bir zamanlar uzun süre çeşitli dinlerin ülkesi olan Türkiye'ye gelince, artık kesinlikle öyle değil. Museviler oradan gittiler, Ortodoks ve Latin Hristiyanlar oradan sürüldüler (1913'te birkaç milyon iken bugün geriye birkaç bin kaldı) ve Ermeniler katledildiler. Türkiye, bugün hiçbir Avrupa ülkesinin olmadığı kadar homojen dini bir bloka dönüştü. (...) Türklerin büyük bir halk oldukları ve evrensel tarihin başlıca aktörü oldukları muhakkak. Avrupalılar, uzun Soğuk Savaş dönemi sırasında Sovyetler Birliği'ne karşı Türkiye'nin gösterdiği direnç ve yardımı unutmamalıdır. Şimdi Avrupalıların, bugünün dünya bütününde Türkiye'nin değerli bir yer edinmesi ve partner olması için ona yardım etmeleri yerinde olur. Ama Türkiye'yi içlerine alarak ve derinden farklı medeniyetleri birbirine karıştırıp riske girerek ne Türk halkına ne de bizzat kendilerine hizmet etmiş olurlar. Dolayısıyla bu ciddi bir siyasi hata olur."
İNGİLTERE BASINI Financial Times gazetesinde (27/11), "Türkiye'nin Avrupalı Olma Şansı" başlığı altında ve Ajay Chhibber-Johannes Linn imzalarıyla yayımlanan yorumda, Türkiye'nin büyük bir ekonomik potansiyele ve pek çok ülkeye model olabilecek Müslüman bir demokrasiye sahip bir ülke olduğu kaydedilerek, Adalet ve Kalkınma partisinin iktidara gelmesiyle sonuçlanan seçimlerin ardından Türkiye'nin sosyal adalet ile birlikte daha fazla refah yaratma şansı olduğu yorumu yapılmaktadır. Yazıda, 1980'lerde dünya ekonomisine açılan Türkiye'nin, canlı bir özel sektörle birlikte rekabetçi sanayi ekonomisine geçiş yaptığı, ancak kazanımların 1990'larda güçlenmediği ve bir dizi zayıf koalisyon hükümetinim bu gelişmeleri kalıcı hale getirmek için gerekli kurumsal yapılanmayı gerçekleştirmekten aciz kaldığı ifade edilmekte, Türk ekonomisinin 1990'lı yıllarda yüzde 7-8 potansiyelinin altında kalan bir büyüme oranı, yüksek enflasyon, artan borçlar ve ekonomik kırılganlık ile birlikte çok istikrarsız bir trend izlediği, gelirlerin yerinde sayması ve temel hizmetlerde ilerleme olamaması nedeniyle de toplumsal hoşnutsuzluğun arttığı yorumu yapılmakta, son hükümetin 2001 yılında yaşanan ekonomik krizi takiben bu konuları ele almaya başladığı fakat şu ana kadar başarılanları sağlamlaştırmak için daha yapılması gereken çok şeyin bulunduğu kaydedilmektedir. Yorumda, yeni hükümetin iktidarı sırasında acil eylemin gerekli olduğu kaydedilerek, Türkiye'nin ekonomisini istikrara kavuşturduğu, kamu borçlarını azalttığı, faiz oranlarını düşürdüğü ve bürokrasiyi azalttığı taktirde hem yerli hem de yabancı yatırımın hızla artabileceği ifade edilmekte, tüm vatandaşlar için eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin gelişmesi halinde toplumsal yönden daha çok adaletli olunabileceği yorumunda bulunulmaktadır. Yorum şöyle sona ermektedir. "Türkiye'nin ilerlemesi Avrupa Birliği'ne kabul edilmesi halinde hızlanabilir. Türkiye'nin ekonomik gelişme seviyesi ortalama bir AB adayı ile aynı çizgide ve Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın birliğe katıldıklarında sahip olduğu seviyenin çok da gerisinde değil. AB'ye katılım onların refahın daha yüksek olduğu toplumlar yaratmalarına yardım etti, üyelik Türkiye'ye de aynı şekilde yarayabilir. The Economist gazetesinde (27/11) , "Şu Ana Kadar Çok İyi" başlığı altında yayımlanan yazıda, Türkiye'nin Batılı müttefikleri ve alacaklılarının Abdullah Gül'ün Başbakan olmasından memnuniyet duydukları, ülkenin seçkin sanayicileri ve laik düşünceli generallerinin de görünüşe göre aynı memnuniyeti paylaştıkları belirtilerek, Gül'ün, göreve gelir gelmez, temel hedeflerinin, Türkiye'nin ABD ile stratejik ortaklığının korunması ve ülkenin Avrupa Birliği'ne katılımı yolunda sağlam bir rotaya oturtulması olduğunu belirttiği kaydedilmektedir. Yeni Bakanlar Kurulu'nun çoğunluğunun Batı yanlısı olduğunun ifade edildiği yazıda, eski bir diplomat olan yeni Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın Türk ve Rum kesimleri arasında 28 yıllık çıkmazın çözülmesi için Kıbrıs'ta taviz vermeye hazır göründüğü yorumu yapılmaktadır. Yazıda, Recep Tayyip Erdoğan'ın da görüldüğü kadarıyla aynı fikirde olduğu, AB liderlerini ziyaret eden Erdoğan'ın, Kıbrıs'taki bir anlaşmayı sağlama bağlamak üzere AB'nin gelecek ay yapılacak olan Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye Birliğe katılma görüşmelerinin başlaması için kesin bir tarih verilmesi gibi gerçekçi olmayan bir öneride bulunduğu belirtilmektedir.
AZERBAYCAN BASINI Ekspress gazetesinde (27/11), Ulduze Garakızı ve Hanoğlan Ehmedov imzalarıyla ve "Avrupa'nın Türkiye'ye İhtiyacı Var" başlığıyla yayımlanan yazıda, Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Ahmet Ünal Çeviköz ile yapılan bir mülakata yer verilmektedir. Çeviköz, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini de değerlendirdiği mülakatında, Türkiye-AB ilişkileri konusunda "Ben, Türkiye'nin yakın bir gelecekte AB'ye üye olacağına samimi şekilde inanıyorum. Bu inancımı size şu şekilde izah edeyim: Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı var. Yüzyıllardan beri Türkiye Avrupa ile bütünleşmiş, Avrupa kurumlarının içerisinde yer almış ve bütün Avrupa ülkeleri ile çok yakın ilişkiler kurmuştur. Bu ilişkiler bugün de sürmektedir. Bütün bunları dikkate aldığımızda, bugün Türkiye'yi Avrupa'nın dışında düşünmek mümkün değildir. Avrupa devletlerinin ve Avrupa Birliği'nin de en kısa sürede bunun farkına varacağı ve Türkiye'yi üyeliğe kabul edecekleri de bir gerçektir. Türkiye'nin arzusu, AB'ye üye olmaktır. Türkiye'nin bu arzusunu durdurmak AB'ye düşmez. AB en kısa sürede Türkiye'nin bu kuruma layık olduğunu anlayacak ve üyelik mutlaka gerçekleşecektir." ifadelerine yer vermektedir. "Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı var. Peki, genel olarak baktığımızda dünyanın Müslüman dünyasına ihtiyacı var mı?" şeklindeki soruyu ise şöyle yanıtlamaktadır: "Elbette var. Geçtiğimiz yıl ABD'de yaşanan 11 Eylül olaylarından sonra çok yanlış bir şekilde uluslararası terörizmle İslam alemini, Müslüman alemini birbirine bağlama çabalarının şahidi olduk. Bu çok yanlış bir tutumdur. Başta ABD olmak üzere, Batı dünyası bunu anlamış ve bu hata düzeltilmiştir. Bugün İslam alemi, Hristiyan alemi ve Batı, uluslararası terörizme karşı bir ortak mücadele vermektedir. Elbette burada İslam ülkelerinin sesi daha çok duyulmaktadır. Hatırlarsanız, İstanbul'da yapılan ve AB ile İslam Konferansı Teşkilatı üyesi ülkelerin biraraya geldikleri büyük bir toplantıya, hem İslam hem de Hristiyan dünyası ülkelerinin başbakan ve dışişleri bakanları katılmıştı. Bu toplantıda din, dil ve millet ayrımı yapılmadan tüm dünyanın uluslararası terörizme karşı birlikte mücadele etmesi gerektiği vurgulanmıştı."
|