19.12.2006

   

Anasayfa

e-posta


 

ABD BASINI:

 

Boston Globe: "Avrupa'nın Türkiye'ye Karşı Yanlışı": "Avrupa Birliği'nin 25 dışişleri bakanı geçen hafta, Türkiye'yi liman ve havaalanlarını Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ne  açmayı reddettiği için cezalandırma kararı aldıklarında  mahcup oldular. AB'nin Türkiye ile müzakerelerin 35  başlığından sekizini yavaşlatma kararı; yalnızca AB  üyelerinde daha sert bir ceza isteyenlerle Türkiye'yi  kızdırmaktan kaçınanlar arasındaki anlaşmazlığı düzeltmek  için bir vaziyeti kurtarma yolu olarak anlamlı. AB'nin Türkiye'ye ceza vermesi çok adil değil. Türkiye  geçen yıl imzaladığı Gümrük Birliği Ek Protokolü uyarınca  liman ve havaalanlarını açmayı kabul etmiş olsa da, Kıbrıs'ın  Türk kesimine uygulanan sert ambargodan zarar gördüğü ve  limanların açılmasını istiyorsa öncelikle AB'nin bu  yaptırımı kaldırması gerektiği yönündeki savında doğruluk  payı var. (…) Siyasi baskıların bazı ülkelerin Türkiye'nin AB'ye  girişini geciktirme veya Türkiye'ye tam üyelik dışında bir  şey önerme çabalarında belirleyici faktör olduğu sır değil.  Ayrıca Türkiye'nin üyelik girişimini halletmeye en isteksiz  görünen ülkelerde bile yetkililerle seçmenlerin görüşleri  arasında ayrılık var. Haklı sebeplerle Avrupalı liderler ve diplomatlar  genelde Türkiye'yi AB'ye getirmenin hem Avrupa hem de  Türkiye için yararlı olacağını kabul ediyorlar. (…) Kendi iç siyasetlerinden etkilenmek veya karışık Kıbrıs  meselesine takılmak yerine, AB'nin Türkiye ile üyelik  müzakereleri, Türkiye'yi demokrasi ve insan hakları konusunda  Avrupa standartlarına getirme üzerine odaklanmalıdır.  Her şeyin ötesinde AB  Türkiye'yi gerçekte kimin yönettiğine dair zor sorular  sormalıdır, seçilmiş politikacılar mı yoksa hala iç ve dış  politikada olağanüstü bir güce sahip olan güçlü ordu ve  güvenlik elitleri mi?" (17/12)

 

 

ALMANYA BASINI:

 

Süddeutsche Zeitung: "Ufkun Genişletilmesi": "Türkiye konusu galeyana gelinmeye fevkalade uygundur  ve Avrupa da bunu geçen yıllarda fazlasıyla yapmıştır. Halk,  iki referandumda kutsal öfkesini dışarıya yansıtmıştı. Hatta  Papa'nın bile, laik Avrupa Birliği içinde İslami potansiyele  sahip büyük bir üyenin, Batı için doğrudan bir tehdit  olacağını düşündüğü bilinmekteydi. Şimdiyse birdenbire bütün bunların geçerliliğini yitirdiği söyleniyor. Bu arada Papa Türkiye'ye gitti ve ardından, ülkenin  AB üyeliğini pekala tasavvur edebileceğini söyledi. Kısa bir  süre öncesine kadar kendi partisi ve özellikle de kardeş  partinin yoğun baskısı altında olan Alman Şansölye yumuşuyor  ve son günlerde esen Kıbrıs fırtınasının ardından savurduğu  bütün tehditleri yutuyor. AB hükümetleri de gerçekten duygu  yüklü Türkiye bombasını zirvelerinden uzak tutmayı başarıyor. Tüm bu gelişmeler kayda değer olmakla birlikte, bunun  nedeni, aniden büyük bir Türkiye coşkusunun yayılması veya  ülkenin Orta Doğu ve İslam dünyasındaki stratejik öneminin  anlaşılmış olması değildir. Bu yeni soğukkanlılığın iki basit  nedeni var: ilki, önümüzdeki zaman içinde önemli bir karar  alınması gerekmediğinden heyecanlanacak bir durum yok. Üye  olmak isteyen taraf Türkiye olduğu için, adım atması gereken  de AB değil, Türkiye'dir. Ayrıca, AB de Türkiye veya başka  yeni üyeleri hazmedecek güce sahip olmaktan çok uzaktır.  Zirve, şimdi tam da bunu tespit etmiştir: Burada anahtar  kelime ‘hazım’dır. Yalnızca bir tek AB üyesi dahi isterse,  kapı yıllar sonra bile üye olmak isteyen ülkelerin yüzüne  kapanabilir. İkinci neden ise, Türkiye'nin -en azından şimdilik- üye olmaya pek istekli olmadığı yahut olamayacağı yönündeki  izlenimin artıyor olmasıdır. Türkiye'de iç politik nedenlerle AB yönünde atılacak her adım, yaklaşan seçim dönemi yüzünden engellenmektedir. Dış politika açısından bakıldığında ise Türkiye, Brüksel'deki kulübe girmediği takdirde ülkenin  piyasa değerini artırdığını saptamak durumundadır. Zira  Türkiye her ne kadar AB'nin tam üyesi olarak tanınmanın  gururuyla yaşamak istese de, Avrupa'nın kendisine kur  yapması nedeniyle, dış politika açısından artan ağırlığı  milli gururunu okşamaktadır.  Bir yıl önceki fırtınalı dansların ardından, AB-Türkiye  çifti, akılcı taktiklerle birbirlerinin etrafında dönüyorlar.  Çekim gücü hala oldukça yüksek, ancak temkinlilik de aynı  ölçüde artıyor. İlişkilerin şimdi kopması halinde, kimse  sorumluluğu üstlenmek istemiyor. Çıkar ve antipati dengeli.  Bu durum zaman kazanmak için oldukça elverişli, zira, sadece  biraz mesafe ve zamanla, Avrupa ile Türkiye'nin birbirlerine  ait olduğu gerçeği olgunlaşacaktır." (Stefan Kornelius, 16/12)

 

Die Tageszeitung: "Kapı Kapanmıyor": "İngiltere Başbakanı Tony Blair, Avrupa politikasında  önceliğinin ne olduğunu sembolik açıdan net bir şekilde  ortaya koydu. Blair için, AB'yi içerden sağlamlaştırmak değil, dış ilişkiler ve AB'nin güneydoğuya doğru stratejik gelişmesi  daha önemli. Zirveden gelecekteki genişleme turlarıyla ilgili  güçlü bir mesaj çıktığını söyleyen Blair, ‘Türkiye'nin yüzüne  kapıyı kapatmamalıyız. Bu ülkenin üyeliği, Batı ve İslam  dünyası için bir sinyal niteliğindedir’ diye konuştu. Bunun  hemen öncesinde AB'nin 25 devlet ve hükümet başkanı yeni  üyelerin alınmasında engellerin daha da yükseltilmesi kararı  almışlar ve ayrıca Türkiye ile katılım müzakerelerinin kısmen dondurulmasını resmen onaylamışlardı." (Daniela Weingaertner, 16/12)

 

Berliner Zeitung: "Türkiye'ye Taviz Yok": "Brüksel'deki AB Komisyonu, Türkiye'ye katılım  müzakerelerinde taviz vermeyecek. Genişlemeden Sorumlu AB  Komiseri Olli Rehn, hafta sonu gazetemize yaptığı açıklamada,  ‘Avrupa Birliği'ne kestirme yol yok’ diye konuştu. Ankara'daki  hükümetin de bunun bilincinde olduğunu söyleyen Rehn, ‘Türkiye,  katı katılım koşullarını harfi harfine yerine getirmek  zorundadır’ ifadesini kullandı. Rehn böylece, AB'yi ülkesine adil davranmamakla suçlayan  Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a tepki göstermiş oldu. Avrupalılar, Brüksel'de gerçekleşen zirvede,  fiilen aylardır bloke edilen katılım müzakerelerinin resmen  kısmen dondurulmasını kararlaştırmışlardı. Ancak 2007'nin  başından itibaren, Almanya'nın Dönem Başkanlığı’nda seçilen  bazı başlıkların müzakere edilmesine yeniden başlanması  öngörülüyor. Rehn, AB'nin davranışının haklı olarak, Ankara'nın söz  verdiği halde liman ve havaalanlarını AB üyesi Kıbrıs'a  açmamasına gösterilen ‘dengeli bir tepki’ olduğunu söyledi. Türkiye katılım sürecinde bütün yasal mevzuatını AB  standartlarına uyarlamak zorunda. Rehn'e göre bu, devasa bir  görev. Rehn, Komisyon Başkanı Jose Manuel Barrosa'dan farklı  olarak üyelik için olası bir tarih vermeyerek, ‘Üyelik  takvimini reformların hızı ve bunlardan alınacak sonuçlar  olduğu kadar, Türkiye'nin değişim becerisi de belirler. Biz  süre koymuyoruz.’ dedi." (Gerold Büchner, 18/12)

 

Der Tagesspiegel: "Ne İşimize Geliyor, Ne de Bize Uyuyor": "Diplomasinin ve kurnaz diplomasinin başarılı ayak  oyunlarının birbiriyle ilişkilendirilmesi, değişmesi mümkün  olmayan önyargılar arasında bulunuyor. Türkiye ile yürütülen  müzakereler bunun tam tersini gösteriyor. Baştan beri bir  samimiyetsizlik hakimdi. Çünkü, Türkiye Soğuk Savaş döneminde, NATO'nun güney kanadını koruması karşılığında, ABD sayesinde  Avrupa Topluluğu'na giriş biletini temin etmiştir. Sonuç  itibarıyla süper güç Amerika, kültürel homojenliğe ve  Avrupa'nın eylem ehliyetine değil, stratejik ön korunmaya  öncelik veriyordu. İngilizlerin birleşik bir Avrupa yerine,  hep serbest bir ticaret bölgesi istemesi, siyasi bir Avrupa'nın  oluşmasını engellemek bakımından Amerikalıların arzusuyla  örtüşüyordu. Anlaşmazlıkları kabullenmek yerine, rakipler de her tür  ayak oyunlarının arkasına saklanıyorlar. Bunlardan birisi Kıbrıs sorunu. Tek başına AB'ye alınmaması gereken bölünmüş  ada devletine, Avrupa'nın temel bir sorunu konusunda veto hakkı tanınması, siyasi anlamda iflas bayrağını çekmektir.  Kıta Avrupa'sının siyasi elitleri, Amerikan, İngiliz ve tam  üyelik taraftarı olan Yeşillerin argümanlarını çürütmek yerine, nasıl olsa kaçınılmaz olan AB'ye tam üyelik referandumunun  olumsuz sonuçlanması umudunun ve Kıbrıs sorununun arkasına  saklanıyorlar. Ankara'nın AB'ye tam üyelik arzusunu, ne Kıbrıs sorunu ne de Alman standartlarına uymayan cezaevleri engelliyor. Bu  arzuyu, bin senelik farklı bir tarih, derin bir kültürel  farklılık ve çoğu kez yadsınan Avrupa'nın bir Hıristiyan kulübü  oluşu, yani ortak kökleri olan bir kıta olması ve aynı  güzergahlarda ilerlemiş veya ilerleyememiş olması engelliyor. Türkiye, AB'nin dışında kalırsa, İslamcı akımların etkisinde kalacağı korkusunu yaymak ya da Arap alemine köprü oluşturacağını iddia etmek yerine Avrupalılar,  ‘Konstantinopol’un’ fethinin yarattığı kültürel sonuçların bir kalemde silinip atılamayacağını kabul etmelidirler. Bir konudan daha şimdiden emin olabiliriz: Yapılan her  tür ayak oyununa ve sergilenen samimiyetsizliğe rağmen,  Türkiye AB'ye üye olamazsa, Avrupa'nın bu önemli ortağıyla  olan ilişkileri her zamankinden daha kötü olacaktır."  (Alexander Gauland, 18/12)

 

Junge Welt: "Stoiber: Türkiye Hiçbir Zaman AB'ye Girmeyecek": "CSU lideri Edmund Stoiber, Türkiye'nin AB üyesi  olmasına ihtimal vermiyor. Stoiber, Avrupalı  muhafazakarların Brüksel yakınlarındaki Meise kentinde  düzenledikleri bir toplantıda, 25 AB dışişleri bakanının  aldığı kararın ‘doğru yönde atılmış bir adım’ olduğunu  ifade etti. Şimdilerde ise Türkiye'nin AB müzakere  sürecinin en az 15 ila 20 yıl sürebileceğinden söz  ediliyor. Stoiber, bu nedenle de ‘Bunun sonunda makul ve  eğer ülke isterse de imtiyazlı bir ortaklık olması mümkün,  ancak kesinlikle bir üyelik olmayacak’ açıklamasında  bulundu. Stoiber aynı zamanda, bir kez daha Avrupa'nın  sınırlarının belirlenmesi gerektiği talebinde bulundu." (15/12)

 

 

AVUSTURYA BASINI:

 

Der Standard: "Blair, AB ile Türkiye Arasında Yeni Bir 'Dinamikten' Yana":  "Brüksel'deki AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nden  bir gün sonra, İngiltere Başbakanı Tony Blair, AB'nin Türkiye ilişkilerinde yeni bir atılım talebinde bulundu. Blair,  Ankara'da Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile  görüşmesinin ardından, ilişkileri yeniden canlandırmak  zorundayız açıklamasını yaptı. Blair, ‘Sekiz başlık askıya  alınmış olsa da, geride askıya alınmamış 27 başlık mevcut’  dedi. Bunların bazılarına ise ivedi olarak başlanabilir. AB, Türkiye'nin liman ve havaalanlarını açmayarak Gümrük Birliği’ni AB üyesi Kıbrıs'a genişletmeyi reddetmesi üzerine, Ankara ile üyelik müzakerelerini kısmen dondurdu. Erdoğan, AB  ile Türkiye arasındaki ilişkilerin, ‘limanların açılması gibi  ikincil bir meseleye indirgenmesini’ üzüntüyle karşıladığını  ifade etti. Türk Başbakanı, Türk tarafının kontrolündeki  Kuzey Kıbrıs'ın AB ile doğrudan ticaret yapmasının olanaklı  kılınmasını talep ediyor." (16/12)

 

Oberösterreichische Nachrichten: "Türkiye Katılımı Öncesinde Halk Oylaması": "Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel, AB  Zirvesi’nde, Sosyal Demokrat Parti (SP) ile koalisyon  anlaşmasına, Türkiye'nin AB katılımı öncesinde halk  oylamasına gidilmesi eğiliminin dahil edileceğini doğruladı. Schüssel, bu fikri iki yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı  Jacques Chirac'tan aldı. Başbakan ayrıca ‘Tüm Balkan  ülkelerinin gerçek bir üyelik perspektifine sahip olduklarını’ teyit etti. AB genel olarak yeni üyelerin dahil edilmesini güçleştirmek  istiyor."  ("jung" rumuzlu, 16/12)

 

Wiener Zeitung: "Türkler Haklı, Ama...": "Türkiye şimdi Avrupa'ya oldukça kızgın, bunu bir yerde  anlamak gerekir, çünkü Türkiye'nin ‘AB bizi üye olarak  istemiyor’, ama Brüksel bunu açıkça söyleyecek kadar dürüst  değil şeklindeki suçlaması pek de o kadar yanlış sayılmaz.  Türkiye ile Birlik arasındaki ilişkilerde Gümrük Birliği  anlaşmasına uyulması ya da Kıbrıs'ın tanınması gibi mantıklı  şeyler söz konusu olsa da, arka planda gerçekten de Türklerin  Avrupa'yı suçladığı şey rol oynuyor, yani kendilerinin en  azından Avrupa'nın büyük bir kesimi tarafından istenmemeleri. Bu antipati eğer yabancı düşmanlığı ile aptalca söylenen  ‘İslam yerine evim’ gibi parolalar arasında kalan bazı zevksiz  tutumlara dayanıyorsa, Türkiye'nin öfkesini kısmen anlamak  mümkün. Ancak Ankara'nın isabetli bir şekilde teşhis ettiği  antipatinin büyük bir kısmı, Türkiye ile Avrupa arasında şimdi  müzakereler sırasında bile hissedilen farklı değerlerden  kaynaklanıyor. (…)" (Christian Ortner, 17/12)

 

Österreich: "Türkiye Uzun Süre AB Olgunluğunda Olmayacak": "AB Parlamenteri Swoboda, Türkiye'nin entegrasyonu  konusunda daha çok çalışılmasının ve bu ülkenin  Avrupalılaştırılmaya devam edilmesinin gerektiğini  söyledi. Avrupa'nın geleceğini, AB'ye üye ülkelerin sayısı  değil halk için yapılan politikanın kalitesi belirler.  AB'nin son üç yılda 12 yeni ülkeyi Birliğe almasının  ardından bence özellikle bir Avrupa Anayasası ile Birliğin  reforma tabi tutulmasına ve güçlendirilmesine kesinlikle  öncelik verilmeli. Peki o zaman AB neden Türkiye ile katılım müzakereleri yapıyor? Yıllar önce bir vaatte bulunduğumuz için mi? Hayır.  Avrupa'nın çıkarları doğrultusunda değişen ve adım adım  Avrupa'nın kimliğinin temelini oluşturan değerleri kabul  eden bir komşumuz olmasını istiyoruz da ondan. Demokrasi,  insan ve azınlık haklarına saygı ve din ile devlet işlerinin  birbirinden ayrılmasını bu değerler arasında sayabiliriz. Türkiye, İslam ile demokrasinin bağdaştığını kanıtlarsa,  bu bizim de çıkarımıza olacaktır. Ayrıca Türkiye, Avrupa'ya  enerji sevkiyatı konusunda önemli bir geçiş ülkesi. Eğer  Rusya'dan yapılacak sevkiyatlardan bağımsız olmak istiyorsak,  Orta Asya'dan gelecek petrole, öncelikle de doğalgaza  ihtiyacımız var. Yani burada söz konusu olan Türkiye'ye lütufta bulunmak  değil. Avrupa'nın, kriz bölgesi Orta Doğu'nun yanı başında  istikrarlı ve demokratik Türkiye gibi bir ortağa ihtiyacı var. Buna rağmen Türkiye bugün, bütün eksiklikleri ve tamamlanmamış reformlarıyla hiçbir zaman AB'nin bir parçası olamaz. Ülkenin  10-15 yıl içinde Avrupa standartlarına uyacak kadar gelişme  gösterip göstermeyeceğine, o zaman karar verilmeli. Bu yüzden  Türkiye'nin Avrupalılaşma sürecine ara vermememiz gerektiği  kanısındayım. Bunun ceremesini öncelikle de Avrupa çekecektir. Büyük  komşu hakkında birçok ön yargı var. Ancak ülke ekonomik  açıdan son derece başarılı ve değerlerimizi benimseyen  Türklerin sayısı da giderek artıyor. AB üyesi ülkelerde,  özellikle de Avusturya'da yaşayan Türkler de buna dahil. Bizdeki entegrasyon süreci de henüz tamamlanmış değil."  (Avusturyalı Avrupa Parlamenteri Hannes Swoboda, 15/12)

 

Salzburger Nachrichten: "Ferrero: 'Türkiye'ye Özel Bilet Veremeyiz":

 

            "SORU: Türkiye AB üyesi olarak bir gün İslam dünyası ile  bir köprü oluşturabilir. Şimdi AB giriş müzakerelerini  kısmen durdurdu. Bu sizin Orta Doğu ihtilafındaki  arabuluculuk rolünüzü etkiliyor mu?

 

            BENİTA FERRERO-WALDNER: Türkiye bir aday ülke, bu  yüzden de kendisine adil bir şekilde muamele edilmesi  gerekir kanısındayım. Zaten öyle de oldu, çünkü  Türkiye'nin haklarının yanı sıra yükümlülükleri de var.  Eylül 2005'te Kıbrıs ile ticareti normalleştirmeyi  taahhüt etmişti. Bunu yapmadı. Biz de açık bir sinyal  verdik.

 

            SORU: AB genellikle çelişkili sinyaller veriyor.  Türkiye konusunda daha ziyade frene basılırken,  Sırbistan konusunda bazıları hızın artırılmasını  istiyor.

 

            BENİTA FERRERO-WALDNER: Türkiye'ye özel bilet veremeyiz, ama  öte yandan aday olduğu için Türkiye'ye de adil  davranmamız gerekiyor. Latince'deki "Anlaşmalar yerine  getirilmek içindir" şeklindeki atasözü bütün taraflar için  geçerli. Ayrıca kamuoyunun da ikna edilmesi gerekiyor.  Avusturya kamuoyunu ikna etmenin aynı zamanda Türklerin  de görevi olduğu görüşündeyim." (Avusturya'nın AB Komiseri Benita  Ferrero-Waldner ile yapılan mülakat, 15/12)

 

 

BELÇİKA BASINI:

 

Euobserver: "Genişleme Konusundaki AB 'Uzlaşısı' Oldukça Kırılgan": "AB liderlerinin üzerinde anlaşmaya vardığı genişleme  konusundaki yeni ‘fikir birliği’, Türkiye ve Balkanlar üzerine  çok yakında yeniden siyasi ihtilaflar ortaya çıkacağı için  genişleme yanlısı üye devletler ile daha fazla genişlemeden  yorgun düşmüşler arasında hassas bir uzlaşıdan oluşuyor. Üzerinde anlaşmaya varılan zirve kararları, Birliğin  büyüklüğü ve doğası hakkında, en azından Fransa ve Hollanda'da  2005'te yapılan ve olumsuz sonuçlanmasında genişlemeyi istemeyen vatandaşların büyük ölçüde rol oynadığı düşünülen referandumun  yol açtığı uzun ve hassas bir tartışmanın sonucu. Metnin, Birliğin Türkiye ve Batı Balkan ülkeleriyle mevcut  genişleme planlarını onaylamış olması dikkate değer. Dışişleri  bakanları daha önce Kıbrıs meselesinde meydan okuyan tavrına  rağmen Türkiye ile resmi üyelik müzakerelerine devam etmeyi kararlaştırmışken metinde ‘Batı Balkanlar'ın geleceği AB'de  yatıyor’ denildi. Ancak kararlarla aynı zamanda AB'ye girmek isteyenlerin  önüne daha güçlü engeller de konuldu, özellikle de Birliğin  iç karar alma süreci ve maliyeti konusunda kendi ‘yeni üyeleri  sindirme kapasitesi’ vurgulandı. 1 Ocak'ta Dönem Başkanlığı’nı Almanya'ya devredecek olan  Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen, ‘İlerleme yolunu bulduk.  Yeni üyelik kriterleri belirlemedik. Kapı hala açık.’ dedi. Ortak bir metin üzerinde anlaşmaya varıldığı halde AB  umutlularının somut girişimleri konusunda üye devletler  arasındaki gerçek siyasi ihtilaflar büyük ihtimalle sürecek. Türkiye'nin üyeliğini destekleyen İngiltere Başbakanı Tony Blair, ‘Türkiye ile üyelik sürecine devam etmemiz, kapıyı  kapatmamamız önemli’ diye konuştu. Ancak Fransa'da 2007'de yapılacak cumhurbaşkanlığı  seçimlerinin merkez sağ adayı ve Türkiye'nin üyeliğine karşı  olan Nicolas Sarkozy, zirve öncesinde Avrupalı  merkez sağ mevkidaşlarına söylediği kadarıyla Türkiye'yi  kampanya meselesi haline getirecek."  (Mark Beunderman, 15/12)

 

 

FRANSA BASINI:

 

Dernieres Nouvelles D'alsace: "Romanya Devlet Başkanı Basescu: Önümüzde Daha Uzun Bir Süreç Var":

 

            "(…)

 

            SORU: Karadeniz'e kıyısı olan en büyük komşunuz  Türkiye'nin gerçekten Avrupa ‘ehliyetinin’ olduğuna inanıyor  musunuz?

 

            BASESCU: ‘Ehliyet’ terimi uygun değil, çünkü AB,  müzakereleri başlatmakla bir karar almış oldu. Müzakereler  devam etmeli ve Türkiye müktesebatı kabul ettiğinde de  bitecek. Kişisel olarak, ekonomik ve jeopolitik sebepler  nedeniyle Türkiye'nin AB'ye entegrasyonundan yanayım.  Avrupa'nın, Hıristiyan ile Müslüman dünya arasında olduğu  gibi Doğu ile de bir köprü olarak Türkiye'ye ihtiyacı var.  Bir ret bu ülkeyi Müslüman dünyanın aktif güçlü lideri  yapabilir, bu da iyi olmaz." (Jean-Claude Kiefer, Romanya Devlet Başkanı Traian Basescu ile yapılan mülakat, 17/12)

 

Le Monde: "Bir Şüphenin Gölgesi": "Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne katılımı üzerinde şüphe  rüzgarı esiyor. 25’lerin, Ankara liman ve  havaalanlarını Kıbrıs'la ticarete açmayı reddettiği sürece  Gümrük Birliği’ne ilişkin başlıkların dondurulması kararını  almaları müzakerelerde bir duraklamaya yol açtı. Fransa'da,  Cumhurbaşkanlığı seçimleri için iki önemli aday Nicolas  Sarkozy ile François Bayrou, Türkiye'nin katılımına açıkça  karşı çıkıyor. Avrupa Hareketinin Fransa kolunun başkanlığına da bir  kaç gün önce, Ankara'nın katılımına karşı mücadele eden  Sylvie Goulard geldi. Aralarında Eur-İfri Enstitüsü Müdürü  Pierre Defraigne ve eski Alman Sosyal Demokrat Bakan Rudolf  Scharping gibi önemli şahsiyetlerin yer aldığı Robert  Schuman Vakfı’nın yayımladığı bir kitapçıkta Goulard, ‘tam  üyeliğe alternatif olarak imtiyazlı ortaklık’ başlıklı  bir yazı yayımladı. Türkiye'nin katılımına sıcak bakmayanlar, yukarıda  bahsi geçen ‘imtiyazlı ortaklık’ yazarlarının da ifade  ettikleri şekilde, ekonomik istikrar ve sosyal uyum  içerisinde gelişmenin yaygınlaştırılması, ‘küresel alanda’  ağırlığını koyabilme kapasitesi ve komşularla ilişkilerinde  denge sağlama gibi Birliğin üç temel görevini Türkiye'nin  katılımıyla tehlikeye atarak, Avrupa projesine zararı  dokunabileceğini ileri sürüyorlar. Söz konusu çevrelere  göre, bu üç konuda Türkiye'nin katılımı sadece zorlukları  artıracaktır: Sosyal ve ekonomik dengesizlikler artacak,  çeşitlilik ‘kaos pahasına’ genişleyecek ve Birlik özellikle  dengesiz bir bölgenin çatışmalarına sürüklenme tehlikesine  kapılacaktır. (…) Kamuoyu yoklamalarına göre Türkiye'de Avrupa konusunda  şüphecilik artıyor. (…)  AB'nin müzakereleri kısmen dondurma kararı ilişkilerin  koptuğu anlamına gelmiyor. Avrupalı yetkililer, hiç bir  ülkenin katılım sürecini tartışmadığını tekrarladılar. Türk  yetkililerin de tepkilerinde sadece haksızlık yapıldığını  ifade etmekle yetindikleri görüldü. Her iki taraf da  birbirlerine ihtiyaç duyduklarını söylemeye devam ediyor,  ki şayet Türkiye'nin tam üyeliği destekleniyorsa, bu iyi  bir işarettir. Ancak heyecan yoksa bile taraflar arasında  biraz daha anlayış ilişkilerin yeniden hareketlenmesi için  yararlı olacaktır. İleri gitmek ve yerinde sabit kalmak  arasında mutlaka bir orta yol olmalıdır." (Thomas Ferenczi, 15/12)

 

 

İNGİLTERE BASINI:

 

The Guardian: "Olmayacak Duaya Koro Halinde Amin Diyenler Olsa da Türkiye AB'ye Üye Olmayacak": "Gazeteciliğin cazip yanları içinde en tehlikelisi  tahminlerde bulunmaktır. Bizim işimizde kahinlik yapanlar  genellikle olaylar karşısında aptal durumuna düşmüşlerdir. Bu hatırlatmanın ardından samimiyetle ve güvenle bir  şey söylememe izin verin: Türkiye AB'nin üyesi olmayacak.  Bu hiçbir zaman katılmayacak anlamında değildir, ancak kısa  vadede Birliğin üyesi olmayacak. Tony Blair cuma günü  Türkiye'yi ziyaret etti. Blair fantastik demesek de umutsuz  Orta Doğu'ya barış getirmeye yönelik son girişiminde şunları  söylüyordu: ‘Türkiye ile katılım sürecine devam etmemiz  önemlidir.’ Benzer sözleri diğer önemli Avrupalılardan da duyacaksınız.  Şansölye Angela Merkel Sosyal Demokratlara katıldı ve tam  üyeliğin ‘denemeye değer’ olacağını söyledi. Finlandiya  Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ‘kapının hala açık olduğunu’  söylerken, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bild Türkiye'nin  üyeliğini hararetle savunmayı sürdürüyor. Bütün bu olmayacak dualar tam da Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin, Brüksel'in liman ve havaalanlarını Rumlara  açmaması nedeniyle Ankara'yı cezalandırmak için askıya alma  kararıyla bir darbe daha yediği bir zamana denk geldi. Blair,  askıya alma kararının ‘ciddi bir hata’ olduğunu söylerken  Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kararı ‘kabul edilemez’  şeklinde nitelendirdi. Türklerin şimdiye kadar isteseler de istemeseler de kabul  etmek zorunda kalacakları daha çok şey olduğunu öğrenmiş olmaları gerekir. Türklerin ayrıca bir engeli aştıklarında Avrupa'nın  bir başka engel bulacağını da hissediyor olmaları gerekir. Sonuç olarak Türkiye bir kilisenin hiçbir zaman çalmayacak  çanını bekliyor. Bir Fransız diplomatın da söylediği gibi  Avrupa, kaybetmek istemediği, ancak aynı zamanda evlenmeyi  de arzulamadığı bir metresi olan adama benziyor. Türklerin en vahim hatası, ABD'nin yardımını istemekti. Blair de her zaman olduğu gibi Amerika'nın tarafını  tuttu ve Türkiye'nin katılımını stratejik temellere dayandırdı:  ‘Katılım, sadece Türkiye açısından değil, Batı ile Müslüman  dünya arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi yönünden de öneme  sahiptir.’ Kapıları kapatmak dünya genelinde Müslümanları uzaklaştıracaktır. Öte yandan Türkiye'yi dahil etmek ise Batı  ile İslam dünyası arasında köprü kurulmasını sağlayacaktır. Türkiye'nin bir ‘Hıristiyan Kulübünden’ dışlanma hassasiyeti  oldukça yanlış: Avrupa bugün bir Hıristiyan kulübü değildir ve  hatta radikal İslamcılık korkusu da başlıca faktör değildir. Sadede gelirsek sorun kültürel, ekonomik veya dini değil  basit biçimde coğrafi. Bu oldukça geç farkına vardığımız bir  şey, ancak Türkiye'nin neden uzun bir süre Birliğin üyesi  olmayacağını açıklıyor."  (Geoffrey Wheatcroft, 18/12)

 

Financial Times: "Avrupalılar Dinin AB İçin Bir Kriter Olmasına Karşılar": "Genişleme politikasının kamuoyunda destek kaybettiğine  dair bir başka işaret olarak, son altı ay içerisinde İspanya  ve İngiltere'de AB'nin genişlemesine verilen destekte düşüş  görülüyor. Öte yandan söz konusu yönelimin arkasında din yer  almıyor. İngiltere Başbakanı Tony Blair, AB'nin sınırlarının  doğuya doğru genişlemesinin en önde gelen savunucuları  arasında yer alıyor ve Türkiye'yi Birliğe üyeliğinin hala  memnuniyetle karşılanacağı konusunda temin etmek için hafta  sonu Ankara'ya gitti. (…) Eurobarometer araştırması, AB liderlerinin, Türkiye ve Balkan ülkelerine sertleştirilmiş  koşullar uygulanmasına yönelik kararını açıkça kanıtlar  nitelikte. Ancak bazıları tarafından nüfusunun büyük çoğunluğu  Müslüman olan Türkiye'yi kabul etmeye karşı çıkarken dile  getirilen bir argüman olan din, yeni üyelerin kabul edilip  edilmemesi konusundaki kanaatlerinin oluşmasında küçük bir  rol oynuyor. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya'da yapılan  bağımsız FT-Harris araştırması, Avrupalıların büyük çoğunluğunun  ‘dinin’ AB'ye giriş konusunda bir kriter olmaması gerektiğini  düşündüğünü ortaya koyuyor. Bununla beraber Fransızlar ile Almanların yüzde 35'i  Avrupa'nın çoğunlukla bir Hıristiyan kulübü olduğu önermesine  katılıyor. Beş ülkede de ankete katılanların yüzde 69'u  çocuklarının başka dinden bir kimseyle evlenmesine karşı  çıkmayacağını söyleyerek, diğer dinlere karşı hoşgörülü bir  tutum benimsiyor. Katılımcıların sadece yüzde 12'si buna  karşı çıkacağını söylüyor."  (George Parker, John Thornhill, 18/12)

 

 

İSVİÇRE BASINI:

 

Der Bund: "AB'de Acele İşe Şeytan Karışır": "AB hükümet başkanları arasında, Türkiye'nin üyeliğinde  olduğu gibi, açık fikir ayrılıkları, hatta tartışmalar var.  Ancak 25 üye ülkenin nasıl adım adım uzlaşmaya vardıklarını görmek gerçekten şaşırtıcı. Bazı hükümetler Türkiye'nin üyeliğini isterken, bir  grup hükümet Türkiye'yi hiçbir zaman AB'de görmek istemese de, dışişleri bakanları hafta başında, müzakerelerin  ilerleyişinin yavaşlatılması konusunda herkesin onayladığı  bir karar almayı başardı. Türkiye'ye bir taraftan, Kıbrıs'a  karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olduğu sinyali  verilirken, diğer taraftan da AB, adanın kuzeyine yönelik  vaatlerini göz önünde bulundurarak, Kıbrıs sorunundaki suçun  sadece Türk tarafında olmadığını gösterdi. Genişleme konusundaki tartışmalarda da AB hükümet  başkanları, Hırvatistan ve Güney Balkan ülkeleri için kapının  açık tutulması konusunda verdikleri sözleri tutmak istiyorlar. Avrupa perspektifinin bu ülkeleri fakirlik, köktendincilik ve istikrarsızlığa sürüklenmekten koruması bekleniyor. Adaylık  ümidi akıllı bir davranış olsa da, AB bu konuda hiçbir zaman  bir garanti vermedi."  (Marianne Truttmann, 16-17/12)

 

 

İTALYA BASINI:

 

La Stampa: "Barroso: Türkiye'nin Katılımı Hususunda Referandum Yapılacak":

 

            "SORU: Ankara'nın limanlar ve Kıbrıs konusundaki  açılımını hiçbir şekilde göz önüne almadınız mı?

           

            BARROSO: Kıbrıs meselesi, sadece bir siyasi diyalog  konusudur. Türkiye, ifade ve din özgürlüğü, kadın ve azınlık  hakları, ordunun siyasetteki rolü gibi konularda daha fazla  gelişme kaydetmelidir. Bizimki, sadece ülkenin modernleşmesine  verilen bir desteğin işaretidir. Şimdi ise sıra onlardadır.

 

            SORU: Erdoğan'ın reformculuğunu zayıflatmaktan  endişe etmiyor musunuz?

           

            BARROSO: Yükümlülüklere uyulmaması, haliyle bir takım  sonuçları da beraberinde getirecektir. Para politikası  gibi müzakere başlıklarının yakın bir tarihte açılması  gerekmektedir. Böyle olması için herkes, altını çiziyorum  ‘herkes’, anlaşmaya varmıştır. Türk kamuoyu bu konu üzerinde düşünmek zorundadır: Böylece kararın dengeli olduğunu  anlayabilirler. (…)" (Marco Zatterin,  Avrupa Komisyonu Başkanı Jose  Manuel Barroso ile yapılan mülakat, 14/12)

 

 

KIBRIS RUM BASINI:

 

Fileleftheros: "Strateji Değişikliği": "Türkiye ve Kıbrıs sorunuyla ilgili bu hikaye nereye  varacak? Son tahlilde kim kazanıyor ve kim kaybediyor?  Ankara Protokol'ü uygulamazsa 2009 yılında ne olacak? AB üyelerinin birçoğu Türkiye'yi desteklerken ve diğerleri de  ‘önemsemezken’, o zaman bunu niye yapsın? Bir yandan Atilla'nın AB'ye tam üyeliği için kararsızlıklarını belirtiyorlar. Öte yandan Kıbrıslılarla  uğraşmaktan yoruldular. (…) Bir ‘taraf’; arabulucuların isteklerinin değişmediği  ve Ankara'nın uzlaşmaz olarak kalmaya devam ettiği andan  itibaren Kıbrıs sorununun Türkiye'nin Avrupai süreciyle  ilişkilendirilmesi durumunda, herhangi bir aşamada zorunlu  bir şekilde boğucu takvimlere, koşullara ve 2004 yılındaki  gibi çözüm planlarına sürükleneceğimizi savunuyor. Diğer ‘taraf’; bir planın olumsuz unsurlarına rağmen  mümkün olan en kısa zamanda çözüm arzulamadığı taktirde,  taksimin AB mührüyle yasallaşmasının an meselesi olduğuna  inanıyor. İki ‘taraf’ da bir bakıma haklıdır. Ancak ne yazık  ki gerçekleri ve üçüncülerin niyetlerini tek taraflı olarak  görüyorlar. (…) Kıbrıs Helenizminin  yaşamını sürdürmesi ve Kıbrıslı Türkler ile gerçekten  birlikte varolması, Türk liman ve havaalanlarının  açılmasına bağlı değildir. Sorun, işgal ve yerleşiklerdir.  Strateji değişikliğine ihtiyaç vardır." (Panikos Panayotu, 17/12)

 

 

SURİYE BASINI:

 

SANA: "Slovakya Başbakanı, Ülkesinin Türkiye'nin AB Üyeliğini Desteklediğini Belirtti": "Slovakya Başbakanı Robert Fico, ülkesinin Türkiye'nin  AB üyeliğini desteklediğini söyledi. Fico, Slovakya Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda  yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin AB'ye girmesinin hem  Birlik hem de Türkiye için stratejik, siyasi ve ekonomik  açılardan kazanım olacağını kaydetti." (15/12)

 

 

YUNANİSTAN BASINI:

 

Avgi: "Avrupa Sol Partisi Türkiye'nin AB Sürecini Destekliyor": "Avrupa Sol Partisi Yürütme Komisyonu, ‘Avrupa Sol  Partisi, üstlenmiş olduğu demokratik yükümlülüklerini  yerine getirmesi ve uluslararası hukuka uyması şartıyla,  Türkiye'nin AB'ye katılımını destekliyor’ açıklamasında bulundu. Türk Hükümeti’nin anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesinden dolayı -AB Komisyonu ilerleme  raporunda belirtildiği gibi- üzüntüsünü ifade eden  Avrupa Sol Partisi, AB'nin Türkiye'nin AB'ye katılım  müzakerelerinde ilerleme sağlaması amacıyla önlemler  alınmasının gerekliliğini vurgulamasını istiyor. Avrupa Sol Partisi, AB'nin ‘bir Hıristiyan kulübü’  olduğu fikrini reddederek, Avrupalı milliyetçi ve  popülist çevrelerin İslam korkusu nedeniyle Türkiye'nin  AB'ye katılımını bloke etmeye yönelik çabalarına karşı  çıkıyor." (17/12)

 

 

 

NOT: Bu bülten, 15-18 Aralık 2006 tarihleri arasında Genel Müdürlüğümüze ulaşan haber ve

           yorumlardan derlenerek hazırlanmıştır.

 

 

 

 

 

ESKİ SAYILAR