ABD BASINI:
Boston Globe: "Avrupa'nın Türkiye'ye Karşı Yanlışı":
"Avrupa Birliği'nin 25 dışişleri bakanı geçen hafta, Türkiye'yi liman ve
havaalanlarını Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ne açmayı reddettiği için
cezalandırma kararı aldıklarında mahcup oldular. AB'nin Türkiye ile
müzakerelerin 35 başlığından sekizini yavaşlatma kararı; yalnızca AB
üyelerinde daha sert bir ceza isteyenlerle Türkiye'yi kızdırmaktan
kaçınanlar arasındaki anlaşmazlığı düzeltmek için bir vaziyeti kurtarma
yolu olarak anlamlı. AB'nin Türkiye'ye ceza vermesi çok adil değil.
Türkiye geçen yıl imzaladığı Gümrük Birliği Ek Protokolü uyarınca
liman ve havaalanlarını açmayı kabul etmiş olsa da, Kıbrıs'ın Türk
kesimine uygulanan sert ambargodan zarar gördüğü ve limanların
açılmasını istiyorsa öncelikle AB'nin bu yaptırımı kaldırması gerektiği
yönündeki savında doğruluk payı var. (…) Siyasi baskıların bazı
ülkelerin Türkiye'nin AB'ye girişini geciktirme veya Türkiye'ye tam
üyelik dışında bir şey önerme çabalarında belirleyici faktör olduğu sır
değil. Ayrıca Türkiye'nin üyelik girişimini halletmeye en isteksiz
görünen ülkelerde bile yetkililerle seçmenlerin görüşleri arasında
ayrılık var. Haklı sebeplerle Avrupalı liderler ve diplomatlar genelde
Türkiye'yi AB'ye getirmenin hem Avrupa hem de Türkiye için yararlı
olacağını kabul ediyorlar. (…) Kendi iç siyasetlerinden etkilenmek veya
karışık Kıbrıs meselesine takılmak yerine, AB'nin Türkiye ile üyelik
müzakereleri, Türkiye'yi demokrasi ve insan hakları konusunda Avrupa
standartlarına getirme üzerine odaklanmalıdır. Her şeyin ötesinde AB
Türkiye'yi gerçekte kimin yönettiğine dair zor sorular sormalıdır,
seçilmiş politikacılar mı yoksa hala iç ve dış politikada olağanüstü
bir güce sahip olan güçlü ordu ve güvenlik elitleri mi?"
(17/12)
ALMANYA BASINI:
Süddeutsche Zeitung: "Ufkun Genişletilmesi":
"Türkiye konusu galeyana gelinmeye fevkalade uygundur ve Avrupa da bunu
geçen yıllarda fazlasıyla yapmıştır. Halk, iki referandumda kutsal
öfkesini dışarıya yansıtmıştı. Hatta Papa'nın bile, laik Avrupa Birliği
içinde İslami potansiyele sahip büyük bir üyenin, Batı için doğrudan
bir tehdit olacağını düşündüğü bilinmekteydi. Şimdiyse birdenbire bütün
bunların geçerliliğini yitirdiği söyleniyor. Bu arada Papa Türkiye'ye
gitti ve ardından, ülkenin AB üyeliğini pekala tasavvur edebileceğini
söyledi. Kısa bir süre öncesine kadar kendi partisi ve özellikle de
kardeş partinin yoğun baskısı altında olan Alman Şansölye yumuşuyor ve
son günlerde esen Kıbrıs fırtınasının ardından savurduğu bütün
tehditleri yutuyor. AB hükümetleri de gerçekten duygu yüklü Türkiye
bombasını zirvelerinden uzak tutmayı başarıyor. Tüm bu gelişmeler kayda
değer olmakla birlikte, bunun nedeni, aniden büyük bir Türkiye
coşkusunun yayılması veya ülkenin Orta Doğu ve İslam dünyasındaki
stratejik öneminin anlaşılmış olması değildir. Bu yeni soğukkanlılığın
iki basit nedeni var: ilki, önümüzdeki zaman içinde önemli bir karar
alınması gerekmediğinden heyecanlanacak bir durum yok. Üye olmak
isteyen taraf Türkiye olduğu için, adım atması gereken de AB değil,
Türkiye'dir. Ayrıca, AB de Türkiye veya başka yeni üyeleri hazmedecek
güce sahip olmaktan çok uzaktır. Zirve, şimdi tam da bunu tespit
etmiştir: Burada anahtar kelime ‘hazım’dır. Yalnızca bir tek AB üyesi
dahi isterse, kapı yıllar sonra bile üye olmak isteyen ülkelerin
yüzüne kapanabilir. İkinci neden ise, Türkiye'nin -en azından şimdilik-
üye olmaya pek istekli olmadığı yahut olamayacağı yönündeki izlenimin
artıyor olmasıdır. Türkiye'de iç politik nedenlerle AB yönünde atılacak
her adım, yaklaşan seçim dönemi yüzünden engellenmektedir. Dış politika
açısından bakıldığında ise Türkiye, Brüksel'deki kulübe girmediği
takdirde ülkenin piyasa değerini artırdığını saptamak durumundadır.
Zira Türkiye her ne kadar AB'nin tam üyesi olarak tanınmanın gururuyla
yaşamak istese de, Avrupa'nın kendisine kur yapması nedeniyle, dış
politika açısından artan ağırlığı milli gururunu okşamaktadır. Bir yıl
önceki fırtınalı dansların ardından, AB-Türkiye çifti, akılcı
taktiklerle birbirlerinin etrafında dönüyorlar. Çekim gücü hala oldukça
yüksek, ancak temkinlilik de aynı ölçüde artıyor. İlişkilerin şimdi
kopması halinde, kimse sorumluluğu üstlenmek istemiyor. Çıkar ve
antipati dengeli. Bu durum zaman kazanmak için oldukça elverişli, zira,
sadece biraz mesafe ve zamanla, Avrupa ile Türkiye'nin birbirlerine
ait olduğu gerçeği olgunlaşacaktır." (Stefan Kornelius, 16/12)
Die Tageszeitung: "Kapı Kapanmıyor":
"İngiltere Başbakanı Tony Blair, Avrupa politikasında önceliğinin ne
olduğunu sembolik açıdan net bir şekilde ortaya koydu. Blair için,
AB'yi içerden sağlamlaştırmak değil, dış ilişkiler ve AB'nin güneydoğuya
doğru stratejik gelişmesi daha önemli. Zirveden gelecekteki genişleme
turlarıyla ilgili güçlü bir mesaj çıktığını söyleyen Blair,
‘Türkiye'nin yüzüne kapıyı kapatmamalıyız. Bu ülkenin üyeliği, Batı ve
İslam dünyası için bir sinyal niteliğindedir’ diye konuştu. Bunun
hemen öncesinde AB'nin 25 devlet ve hükümet başkanı yeni üyelerin
alınmasında engellerin daha da yükseltilmesi kararı almışlar ve ayrıca
Türkiye ile katılım müzakerelerinin kısmen dondurulmasını resmen
onaylamışlardı." (Daniela Weingaertner,
16/12)
Berliner Zeitung: "Türkiye'ye Taviz Yok":
"Brüksel'deki AB Komisyonu, Türkiye'ye katılım müzakerelerinde taviz
vermeyecek. Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Olli Rehn, hafta sonu
gazetemize yaptığı açıklamada, ‘Avrupa Birliği'ne kestirme yol yok’
diye konuştu. Ankara'daki hükümetin de bunun bilincinde olduğunu
söyleyen Rehn, ‘Türkiye, katı katılım koşullarını harfi harfine yerine
getirmek zorundadır’ ifadesini kullandı. Rehn böylece, AB'yi ülkesine
adil davranmamakla suçlayan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a
tepki göstermiş oldu. Avrupalılar, Brüksel'de gerçekleşen zirvede,
fiilen aylardır bloke edilen katılım müzakerelerinin resmen kısmen
dondurulmasını kararlaştırmışlardı. Ancak 2007'nin başından itibaren,
Almanya'nın Dönem Başkanlığı’nda seçilen bazı başlıkların müzakere
edilmesine yeniden başlanması öngörülüyor. Rehn, AB'nin davranışının
haklı olarak, Ankara'nın söz verdiği halde liman ve havaalanlarını AB
üyesi Kıbrıs'a açmamasına gösterilen ‘dengeli bir tepki’ olduğunu
söyledi. Türkiye katılım sürecinde bütün yasal mevzuatını AB
standartlarına uyarlamak zorunda. Rehn'e göre bu, devasa bir görev.
Rehn, Komisyon Başkanı Jose Manuel Barrosa'dan farklı olarak üyelik
için olası bir tarih vermeyerek, ‘Üyelik takvimini reformların hızı ve
bunlardan alınacak sonuçlar olduğu kadar, Türkiye'nin değişim becerisi
de belirler. Biz süre koymuyoruz.’ dedi." (Gerold
Büchner, 18/12)
Der Tagesspiegel: "Ne İşimize Geliyor, Ne de Bize
Uyuyor": "Diplomasinin ve kurnaz diplomasinin
başarılı ayak oyunlarının birbiriyle ilişkilendirilmesi, değişmesi
mümkün olmayan önyargılar arasında bulunuyor. Türkiye ile yürütülen
müzakereler bunun tam tersini gösteriyor. Baştan beri bir
samimiyetsizlik hakimdi. Çünkü, Türkiye Soğuk Savaş döneminde, NATO'nun
güney kanadını koruması karşılığında, ABD sayesinde Avrupa Topluluğu'na
giriş biletini temin etmiştir. Sonuç itibarıyla süper güç Amerika,
kültürel homojenliğe ve Avrupa'nın eylem ehliyetine değil, stratejik ön
korunmaya öncelik veriyordu. İngilizlerin birleşik bir Avrupa yerine,
hep serbest bir ticaret bölgesi istemesi, siyasi bir Avrupa'nın
oluşmasını engellemek bakımından Amerikalıların arzusuyla örtüşüyordu.
Anlaşmazlıkları kabullenmek yerine, rakipler de her tür ayak
oyunlarının arkasına saklanıyorlar. Bunlardan birisi Kıbrıs sorunu. Tek
başına AB'ye alınmaması gereken bölünmüş ada devletine, Avrupa'nın
temel bir sorunu konusunda veto hakkı tanınması, siyasi anlamda iflas
bayrağını çekmektir. Kıta Avrupa'sının siyasi elitleri, Amerikan,
İngiliz ve tam üyelik taraftarı olan Yeşillerin argümanlarını çürütmek
yerine, nasıl olsa kaçınılmaz olan AB'ye tam üyelik referandumunun
olumsuz sonuçlanması umudunun ve Kıbrıs sorununun arkasına
saklanıyorlar. Ankara'nın AB'ye tam üyelik arzusunu, ne Kıbrıs sorunu ne
de Alman standartlarına uymayan cezaevleri engelliyor. Bu arzuyu, bin
senelik farklı bir tarih, derin bir kültürel farklılık ve çoğu kez
yadsınan Avrupa'nın bir Hıristiyan kulübü oluşu, yani ortak kökleri
olan bir kıta olması ve aynı güzergahlarda ilerlemiş veya ilerleyememiş
olması engelliyor. Türkiye, AB'nin dışında kalırsa, İslamcı akımların
etkisinde kalacağı korkusunu yaymak ya da Arap alemine köprü
oluşturacağını iddia etmek yerine Avrupalılar, ‘Konstantinopol’un’
fethinin yarattığı kültürel sonuçların bir kalemde silinip
atılamayacağını kabul etmelidirler. Bir konudan daha şimdiden emin
olabiliriz: Yapılan her tür ayak oyununa ve sergilenen samimiyetsizliğe
rağmen, Türkiye AB'ye üye olamazsa, Avrupa'nın bu önemli ortağıyla
olan ilişkileri her zamankinden daha kötü olacaktır."
(Alexander Gauland, 18/12)
Junge Welt: "Stoiber: Türkiye Hiçbir Zaman AB'ye
Girmeyecek": "CSU lideri Edmund Stoiber,
Türkiye'nin AB üyesi olmasına ihtimal vermiyor. Stoiber, Avrupalı
muhafazakarların Brüksel yakınlarındaki Meise kentinde düzenledikleri
bir toplantıda, 25 AB dışişleri bakanının aldığı kararın ‘doğru yönde
atılmış bir adım’ olduğunu ifade etti. Şimdilerde ise Türkiye'nin AB
müzakere sürecinin en az 15 ila 20 yıl sürebileceğinden söz ediliyor.
Stoiber, bu nedenle de ‘Bunun sonunda makul ve eğer ülke isterse de
imtiyazlı bir ortaklık olması mümkün, ancak kesinlikle bir üyelik
olmayacak’ açıklamasında bulundu. Stoiber aynı zamanda, bir kez daha
Avrupa'nın sınırlarının belirlenmesi gerektiği talebinde bulundu."
(15/12)
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard: "Blair, AB ile Türkiye Arasında Yeni Bir
'Dinamikten' Yana": "Brüksel'deki AB Devlet
ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nden bir gün sonra, İngiltere Başbakanı
Tony Blair, AB'nin Türkiye ilişkilerinde yeni bir atılım talebinde
bulundu. Blair, Ankara'da Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile
görüşmesinin ardından, ilişkileri yeniden canlandırmak zorundayız
açıklamasını yaptı. Blair, ‘Sekiz başlık askıya alınmış olsa da, geride
askıya alınmamış 27 başlık mevcut’ dedi. Bunların bazılarına ise ivedi
olarak başlanabilir. AB, Türkiye'nin liman ve havaalanlarını açmayarak
Gümrük Birliği’ni AB üyesi Kıbrıs'a genişletmeyi reddetmesi üzerine,
Ankara ile üyelik müzakerelerini kısmen dondurdu. Erdoğan, AB ile
Türkiye arasındaki ilişkilerin, ‘limanların açılması gibi ikincil bir
meseleye indirgenmesini’ üzüntüyle karşıladığını ifade etti. Türk
Başbakanı, Türk tarafının kontrolündeki Kuzey Kıbrıs'ın AB ile doğrudan
ticaret yapmasının olanaklı kılınmasını talep ediyor."
(16/12)
Oberösterreichische Nachrichten: "Türkiye Katılımı
Öncesinde Halk Oylaması": "Avusturya Başbakanı
Wolfgang Schüssel, AB Zirvesi’nde, Sosyal Demokrat Parti (SP) ile
koalisyon anlaşmasına, Türkiye'nin AB katılımı öncesinde halk
oylamasına gidilmesi eğiliminin dahil edileceğini doğruladı. Schüssel,
bu fikri iki yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'tan aldı.
Başbakan ayrıca ‘Tüm Balkan ülkelerinin gerçek bir üyelik perspektifine
sahip olduklarını’ teyit etti. AB genel olarak yeni üyelerin dahil
edilmesini güçleştirmek istiyor." ("jung"
rumuzlu, 16/12)
Wiener Zeitung: "Türkler Haklı, Ama...":
"Türkiye şimdi Avrupa'ya oldukça kızgın, bunu bir yerde anlamak
gerekir, çünkü Türkiye'nin ‘AB bizi üye olarak istemiyor’, ama Brüksel
bunu açıkça söyleyecek kadar dürüst değil şeklindeki suçlaması pek de o
kadar yanlış sayılmaz. Türkiye ile Birlik arasındaki ilişkilerde Gümrük
Birliği anlaşmasına uyulması ya da Kıbrıs'ın tanınması gibi mantıklı
şeyler söz konusu olsa da, arka planda gerçekten de Türklerin Avrupa'yı
suçladığı şey rol oynuyor, yani kendilerinin en azından Avrupa'nın
büyük bir kesimi tarafından istenmemeleri. Bu antipati eğer yabancı
düşmanlığı ile aptalca söylenen ‘İslam yerine evim’ gibi parolalar
arasında kalan bazı zevksiz tutumlara dayanıyorsa, Türkiye'nin öfkesini
kısmen anlamak mümkün. Ancak Ankara'nın isabetli bir şekilde teşhis
ettiği antipatinin büyük bir kısmı, Türkiye ile Avrupa arasında şimdi
müzakereler sırasında bile hissedilen farklı değerlerden kaynaklanıyor.
(…)" (Christian Ortner, 17/12)
Österreich: "Türkiye Uzun Süre AB Olgunluğunda
Olmayacak": "AB Parlamenteri Swoboda,
Türkiye'nin entegrasyonu konusunda daha çok çalışılmasının ve bu
ülkenin Avrupalılaştırılmaya devam edilmesinin gerektiğini söyledi.
Avrupa'nın geleceğini, AB'ye üye ülkelerin sayısı değil halk için
yapılan politikanın kalitesi belirler. AB'nin son üç yılda 12 yeni
ülkeyi Birliğe almasının ardından bence özellikle bir Avrupa Anayasası
ile Birliğin reforma tabi tutulmasına ve güçlendirilmesine kesinlikle
öncelik verilmeli. Peki o zaman AB neden Türkiye ile katılım
müzakereleri yapıyor? Yıllar önce bir vaatte bulunduğumuz için mi?
Hayır. Avrupa'nın çıkarları doğrultusunda değişen ve adım adım
Avrupa'nın kimliğinin temelini oluşturan değerleri kabul eden bir
komşumuz olmasını istiyoruz da ondan. Demokrasi, insan ve azınlık
haklarına saygı ve din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını bu
değerler arasında sayabiliriz. Türkiye, İslam ile demokrasinin
bağdaştığını kanıtlarsa, bu bizim de çıkarımıza olacaktır. Ayrıca
Türkiye, Avrupa'ya enerji sevkiyatı konusunda önemli bir geçiş ülkesi.
Eğer Rusya'dan yapılacak sevkiyatlardan bağımsız olmak istiyorsak,
Orta Asya'dan gelecek petrole, öncelikle de doğalgaza ihtiyacımız var.
Yani burada söz konusu olan Türkiye'ye lütufta bulunmak değil.
Avrupa'nın, kriz bölgesi Orta Doğu'nun yanı başında istikrarlı ve
demokratik Türkiye gibi bir ortağa ihtiyacı var. Buna rağmen Türkiye
bugün, bütün eksiklikleri ve tamamlanmamış reformlarıyla hiçbir zaman
AB'nin bir parçası olamaz. Ülkenin 10-15 yıl içinde Avrupa
standartlarına uyacak kadar gelişme gösterip göstermeyeceğine, o zaman
karar verilmeli. Bu yüzden Türkiye'nin Avrupalılaşma sürecine ara
vermememiz gerektiği kanısındayım. Bunun ceremesini öncelikle de Avrupa
çekecektir. Büyük komşu hakkında birçok ön yargı var. Ancak ülke
ekonomik açıdan son derece başarılı ve değerlerimizi benimseyen
Türklerin sayısı da giderek artıyor. AB üyesi ülkelerde, özellikle de
Avusturya'da yaşayan Türkler de buna dahil. Bizdeki entegrasyon süreci
de henüz tamamlanmış değil." (Avusturyalı Avrupa Parlamenteri
Hannes Swoboda, 15/12)
Salzburger Nachrichten: "Ferrero: 'Türkiye'ye Özel
Bilet Veremeyiz":
"SORU: Türkiye AB üyesi olarak bir gün
İslam dünyası ile bir köprü oluşturabilir. Şimdi AB giriş
müzakerelerini kısmen durdurdu. Bu sizin Orta Doğu ihtilafındaki
arabuluculuk rolünüzü etkiliyor mu?
BENİTA FERRERO-WALDNER: Türkiye bir
aday ülke, bu yüzden de kendisine adil bir şekilde muamele edilmesi
gerekir kanısındayım. Zaten öyle de oldu, çünkü Türkiye'nin haklarının
yanı sıra yükümlülükleri de var. Eylül 2005'te Kıbrıs ile ticareti
normalleştirmeyi taahhüt etmişti. Bunu yapmadı. Biz de açık bir sinyal
verdik.
SORU: AB genellikle çelişkili
sinyaller veriyor. Türkiye konusunda daha ziyade frene basılırken,
Sırbistan konusunda bazıları hızın artırılmasını istiyor.
BENİTA FERRERO-WALDNER: Türkiye'ye
özel bilet veremeyiz, ama öte yandan aday olduğu için Türkiye'ye de
adil davranmamız gerekiyor. Latince'deki "Anlaşmalar yerine getirilmek
içindir" şeklindeki atasözü bütün taraflar için geçerli. Ayrıca
kamuoyunun da ikna edilmesi gerekiyor. Avusturya kamuoyunu ikna etmenin
aynı zamanda Türklerin de görevi olduğu görüşündeyim."
(Avusturya'nın AB Komiseri Benita Ferrero-Waldner ile yapılan mülakat,
15/12)
BELÇİKA BASINI:
Euobserver: "Genişleme Konusundaki AB 'Uzlaşısı'
Oldukça Kırılgan": "AB liderlerinin üzerinde
anlaşmaya vardığı genişleme konusundaki yeni ‘fikir birliği’, Türkiye
ve Balkanlar üzerine çok yakında yeniden siyasi ihtilaflar ortaya
çıkacağı için genişleme yanlısı üye devletler ile daha fazla
genişlemeden yorgun düşmüşler arasında hassas bir uzlaşıdan oluşuyor.
Üzerinde anlaşmaya varılan zirve kararları, Birliğin büyüklüğü ve
doğası hakkında, en azından Fransa ve Hollanda'da 2005'te yapılan ve
olumsuz sonuçlanmasında genişlemeyi istemeyen vatandaşların büyük ölçüde
rol oynadığı düşünülen referandumun yol açtığı uzun ve hassas bir
tartışmanın sonucu. Metnin, Birliğin Türkiye ve Batı Balkan ülkeleriyle
mevcut genişleme planlarını onaylamış olması dikkate değer. Dışişleri
bakanları daha önce Kıbrıs meselesinde meydan okuyan tavrına rağmen
Türkiye ile resmi üyelik müzakerelerine devam etmeyi kararlaştırmışken
metinde ‘Batı Balkanlar'ın geleceği AB'de yatıyor’ denildi. Ancak
kararlarla aynı zamanda AB'ye girmek isteyenlerin önüne daha güçlü
engeller de konuldu, özellikle de Birliğin iç karar alma süreci ve
maliyeti konusunda kendi ‘yeni üyeleri sindirme kapasitesi’ vurgulandı.
1 Ocak'ta Dönem Başkanlığı’nı Almanya'ya devredecek olan Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen, ‘İlerleme yolunu bulduk. Yeni üyelik
kriterleri belirlemedik. Kapı hala açık.’ dedi. Ortak bir metin üzerinde
anlaşmaya varıldığı halde AB umutlularının somut girişimleri konusunda
üye devletler arasındaki gerçek siyasi ihtilaflar büyük ihtimalle
sürecek. Türkiye'nin üyeliğini destekleyen İngiltere Başbakanı Tony
Blair, ‘Türkiye ile üyelik sürecine devam etmemiz, kapıyı kapatmamamız
önemli’ diye konuştu. Ancak Fransa'da 2007'de yapılacak
cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkez sağ adayı ve Türkiye'nin üyeliğine
karşı olan Nicolas Sarkozy, zirve öncesinde Avrupalı merkez sağ
mevkidaşlarına söylediği kadarıyla Türkiye'yi kampanya meselesi haline
getirecek." (Mark Beunderman, 15/12)
FRANSA BASINI:
Dernieres Nouvelles D'alsace: "Romanya Devlet Başkanı
Basescu: Önümüzde Daha Uzun Bir Süreç Var":
"(…)
SORU: Karadeniz'e kıyısı olan en büyük
komşunuz Türkiye'nin gerçekten Avrupa ‘ehliyetinin’ olduğuna inanıyor
musunuz?
BASESCU: ‘Ehliyet’ terimi uygun değil,
çünkü AB, müzakereleri başlatmakla bir karar almış oldu. Müzakereler
devam etmeli ve Türkiye müktesebatı kabul ettiğinde de bitecek. Kişisel
olarak, ekonomik ve jeopolitik sebepler nedeniyle Türkiye'nin AB'ye
entegrasyonundan yanayım. Avrupa'nın, Hıristiyan ile Müslüman dünya
arasında olduğu gibi Doğu ile de bir köprü olarak Türkiye'ye ihtiyacı
var. Bir ret bu ülkeyi Müslüman dünyanın aktif güçlü lideri yapabilir,
bu da iyi olmaz." (Jean-Claude Kiefer, Romanya Devlet Başkanı
Traian Basescu ile yapılan mülakat, 17/12)
Le Monde: "Bir Şüphenin Gölgesi":
"Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne katılımı üzerinde şüphe rüzgarı esiyor.
25’lerin, Ankara liman ve havaalanlarını Kıbrıs'la ticarete açmayı
reddettiği sürece Gümrük Birliği’ne ilişkin başlıkların dondurulması
kararını almaları müzakerelerde bir duraklamaya yol açtı. Fransa'da,
Cumhurbaşkanlığı seçimleri için iki önemli aday Nicolas Sarkozy ile
François Bayrou, Türkiye'nin katılımına açıkça karşı çıkıyor. Avrupa
Hareketinin Fransa kolunun başkanlığına da bir kaç gün önce, Ankara'nın
katılımına karşı mücadele eden Sylvie Goulard geldi. Aralarında Eur-İfri
Enstitüsü Müdürü Pierre Defraigne ve eski Alman Sosyal Demokrat Bakan
Rudolf Scharping gibi önemli şahsiyetlerin yer aldığı Robert Schuman
Vakfı’nın yayımladığı bir kitapçıkta Goulard, ‘tam üyeliğe alternatif
olarak imtiyazlı ortaklık’ başlıklı bir yazı yayımladı. Türkiye'nin
katılımına sıcak bakmayanlar, yukarıda bahsi geçen ‘imtiyazlı ortaklık’
yazarlarının da ifade ettikleri şekilde, ekonomik istikrar ve sosyal
uyum içerisinde gelişmenin yaygınlaştırılması, ‘küresel alanda’
ağırlığını koyabilme kapasitesi ve komşularla ilişkilerinde denge
sağlama gibi Birliğin üç temel görevini Türkiye'nin katılımıyla
tehlikeye atarak, Avrupa projesine zararı dokunabileceğini ileri
sürüyorlar. Söz konusu çevrelere göre, bu üç konuda Türkiye'nin
katılımı sadece zorlukları artıracaktır: Sosyal ve ekonomik
dengesizlikler artacak, çeşitlilik ‘kaos pahasına’ genişleyecek ve
Birlik özellikle dengesiz bir bölgenin çatışmalarına sürüklenme
tehlikesine kapılacaktır. (…) Kamuoyu yoklamalarına göre Türkiye'de
Avrupa konusunda şüphecilik artıyor. (…) AB'nin müzakereleri kısmen
dondurma kararı ilişkilerin koptuğu anlamına gelmiyor. Avrupalı
yetkililer, hiç bir ülkenin katılım sürecini tartışmadığını
tekrarladılar. Türk yetkililerin de tepkilerinde sadece haksızlık
yapıldığını ifade etmekle yetindikleri görüldü. Her iki taraf da
birbirlerine ihtiyaç duyduklarını söylemeye devam ediyor, ki şayet
Türkiye'nin tam üyeliği destekleniyorsa, bu iyi bir işarettir. Ancak
heyecan yoksa bile taraflar arasında biraz daha anlayış ilişkilerin
yeniden hareketlenmesi için yararlı olacaktır. İleri gitmek ve yerinde
sabit kalmak arasında mutlaka bir orta yol olmalıdır."
(Thomas Ferenczi, 15/12)
İNGİLTERE BASINI:
The Guardian: "Olmayacak Duaya Koro Halinde Amin
Diyenler Olsa da Türkiye AB'ye Üye Olmayacak":
"Gazeteciliğin cazip yanları içinde en tehlikelisi tahminlerde
bulunmaktır. Bizim işimizde kahinlik yapanlar genellikle olaylar
karşısında aptal durumuna düşmüşlerdir. Bu hatırlatmanın ardından
samimiyetle ve güvenle bir şey söylememe izin verin: Türkiye AB'nin
üyesi olmayacak. Bu hiçbir zaman katılmayacak anlamında değildir, ancak
kısa vadede Birliğin üyesi olmayacak. Tony Blair cuma günü Türkiye'yi
ziyaret etti. Blair fantastik demesek de umutsuz Orta Doğu'ya barış
getirmeye yönelik son girişiminde şunları söylüyordu: ‘Türkiye ile
katılım sürecine devam etmemiz önemlidir.’ Benzer sözleri diğer önemli
Avrupalılardan da duyacaksınız. Şansölye Angela Merkel Sosyal
Demokratlara katıldı ve tam üyeliğin ‘denemeye değer’ olacağını
söyledi. Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ‘kapının hala açık
olduğunu’ söylerken, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bild Türkiye'nin
üyeliğini hararetle savunmayı sürdürüyor. Bütün bu olmayacak dualar tam
da Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin, Brüksel'in liman ve
havaalanlarını Rumlara açmaması nedeniyle Ankara'yı cezalandırmak için
askıya alma kararıyla bir darbe daha yediği bir zamana denk geldi.
Blair, askıya alma kararının ‘ciddi bir hata’ olduğunu söylerken
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kararı ‘kabul edilemez’ şeklinde
nitelendirdi. Türklerin şimdiye kadar isteseler de istemeseler de kabul
etmek zorunda kalacakları daha çok şey olduğunu öğrenmiş olmaları
gerekir. Türklerin ayrıca bir engeli aştıklarında Avrupa'nın bir başka
engel bulacağını da hissediyor olmaları gerekir. Sonuç olarak Türkiye
bir kilisenin hiçbir zaman çalmayacak çanını bekliyor. Bir Fransız
diplomatın da söylediği gibi Avrupa, kaybetmek istemediği, ancak aynı
zamanda evlenmeyi de arzulamadığı bir metresi olan adama benziyor.
Türklerin en vahim hatası, ABD'nin yardımını istemekti. Blair de her
zaman olduğu gibi Amerika'nın tarafını tuttu ve Türkiye'nin katılımını
stratejik temellere dayandırdı: ‘Katılım, sadece Türkiye açısından
değil, Batı ile Müslüman dünya arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi
yönünden de öneme sahiptir.’ Kapıları kapatmak dünya genelinde
Müslümanları uzaklaştıracaktır. Öte yandan Türkiye'yi dahil etmek ise
Batı ile İslam dünyası arasında köprü kurulmasını sağlayacaktır.
Türkiye'nin bir ‘Hıristiyan Kulübünden’ dışlanma hassasiyeti oldukça
yanlış: Avrupa bugün bir Hıristiyan kulübü değildir ve hatta radikal
İslamcılık korkusu da başlıca faktör değildir. Sadede gelirsek sorun
kültürel, ekonomik veya dini değil basit biçimde coğrafi. Bu oldukça
geç farkına vardığımız bir şey, ancak Türkiye'nin neden uzun bir süre
Birliğin üyesi olmayacağını açıklıyor." (Geoffrey
Wheatcroft, 18/12)
Financial Times: "Avrupalılar Dinin AB İçin Bir Kriter
Olmasına Karşılar": "Genişleme politikasının
kamuoyunda destek kaybettiğine dair bir başka işaret olarak, son altı
ay içerisinde İspanya ve İngiltere'de AB'nin genişlemesine verilen
destekte düşüş görülüyor. Öte yandan söz konusu yönelimin arkasında din
yer almıyor. İngiltere Başbakanı Tony Blair, AB'nin sınırlarının
doğuya doğru genişlemesinin en önde gelen savunucuları arasında yer
alıyor ve Türkiye'yi Birliğe üyeliğinin hala memnuniyetle karşılanacağı
konusunda temin etmek için hafta sonu Ankara'ya gitti. (…)
Eurobarometer araştırması, AB liderlerinin, Türkiye ve Balkan ülkelerine
sertleştirilmiş koşullar uygulanmasına yönelik kararını açıkça
kanıtlar nitelikte. Ancak bazıları tarafından nüfusunun büyük
çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'yi kabul etmeye karşı çıkarken dile
getirilen bir argüman olan din, yeni üyelerin kabul edilip edilmemesi
konusundaki kanaatlerinin oluşmasında küçük bir rol oynuyor. İngiltere,
Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya'da yapılan bağımsız FT-Harris
araştırması, Avrupalıların büyük çoğunluğunun ‘dinin’ AB'ye giriş
konusunda bir kriter olmaması gerektiğini düşündüğünü ortaya koyuyor.
Bununla beraber Fransızlar ile Almanların yüzde 35'i Avrupa'nın
çoğunlukla bir Hıristiyan kulübü olduğu önermesine katılıyor. Beş
ülkede de ankete katılanların yüzde 69'u çocuklarının başka dinden bir
kimseyle evlenmesine karşı çıkmayacağını söyleyerek, diğer dinlere
karşı hoşgörülü bir tutum benimsiyor. Katılımcıların sadece yüzde 12'si
buna karşı çıkacağını söylüyor." (George
Parker, John Thornhill, 18/12)
İSVİÇRE BASINI:
Der Bund: "AB'de Acele İşe Şeytan Karışır":
"AB hükümet başkanları arasında, Türkiye'nin üyeliğinde olduğu gibi,
açık fikir ayrılıkları, hatta tartışmalar var. Ancak 25 üye ülkenin
nasıl adım adım uzlaşmaya vardıklarını görmek gerçekten şaşırtıcı. Bazı
hükümetler Türkiye'nin üyeliğini isterken, bir grup hükümet Türkiye'yi
hiçbir zaman AB'de görmek istemese de, dışişleri bakanları hafta
başında, müzakerelerin ilerleyişinin yavaşlatılması konusunda herkesin
onayladığı bir karar almayı başardı. Türkiye'ye bir taraftan, Kıbrıs'a
karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olduğu sinyali
verilirken, diğer taraftan da AB, adanın kuzeyine yönelik vaatlerini
göz önünde bulundurarak, Kıbrıs sorunundaki suçun sadece Türk tarafında
olmadığını gösterdi. Genişleme konusundaki tartışmalarda da AB hükümet
başkanları, Hırvatistan ve Güney Balkan ülkeleri için kapının açık
tutulması konusunda verdikleri sözleri tutmak istiyorlar. Avrupa
perspektifinin bu ülkeleri fakirlik, köktendincilik ve istikrarsızlığa
sürüklenmekten koruması bekleniyor. Adaylık ümidi akıllı bir davranış
olsa da, AB bu konuda hiçbir zaman bir garanti vermedi."
(Marianne Truttmann, 16-17/12)
İTALYA BASINI:
La Stampa: "Barroso: Türkiye'nin Katılımı Hususunda
Referandum Yapılacak":
"SORU: Ankara'nın limanlar ve Kıbrıs
konusundaki açılımını hiçbir şekilde göz önüne almadınız mı?
BARROSO: Kıbrıs meselesi, sadece bir
siyasi diyalog konusudur. Türkiye, ifade ve din özgürlüğü, kadın ve
azınlık hakları, ordunun siyasetteki rolü gibi konularda daha fazla
gelişme kaydetmelidir. Bizimki, sadece ülkenin modernleşmesine verilen
bir desteğin işaretidir. Şimdi ise sıra onlardadır.
SORU: Erdoğan'ın reformculuğunu
zayıflatmaktan endişe etmiyor musunuz?
BARROSO: Yükümlülüklere uyulmaması,
haliyle bir takım sonuçları da beraberinde getirecektir. Para
politikası gibi müzakere başlıklarının yakın bir tarihte açılması
gerekmektedir. Böyle olması için herkes, altını çiziyorum ‘herkes’,
anlaşmaya varmıştır. Türk kamuoyu bu konu üzerinde düşünmek zorundadır:
Böylece kararın dengeli olduğunu anlayabilirler. (…)"
(Marco Zatterin, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel
Barroso ile yapılan mülakat, 14/12)
KIBRIS RUM BASINI:
Fileleftheros: "Strateji Değişikliği":
"Türkiye ve Kıbrıs sorunuyla ilgili bu hikaye nereye varacak? Son
tahlilde kim kazanıyor ve kim kaybediyor? Ankara Protokol'ü uygulamazsa
2009 yılında ne olacak? AB üyelerinin birçoğu Türkiye'yi desteklerken ve
diğerleri de ‘önemsemezken’, o zaman bunu niye yapsın? Bir yandan
Atilla'nın AB'ye tam üyeliği için kararsızlıklarını belirtiyorlar. Öte
yandan Kıbrıslılarla uğraşmaktan yoruldular. (…) Bir ‘taraf’;
arabulucuların isteklerinin değişmediği ve Ankara'nın uzlaşmaz olarak
kalmaya devam ettiği andan itibaren Kıbrıs sorununun Türkiye'nin
Avrupai süreciyle ilişkilendirilmesi durumunda, herhangi bir aşamada
zorunlu bir şekilde boğucu takvimlere, koşullara ve 2004 yılındaki
gibi çözüm planlarına sürükleneceğimizi savunuyor. Diğer ‘taraf’; bir
planın olumsuz unsurlarına rağmen mümkün olan en kısa zamanda çözüm
arzulamadığı taktirde, taksimin AB mührüyle yasallaşmasının an meselesi
olduğuna inanıyor. İki ‘taraf’ da bir bakıma haklıdır. Ancak ne yazık
ki gerçekleri ve üçüncülerin niyetlerini tek taraflı olarak görüyorlar.
(…) Kıbrıs Helenizminin yaşamını sürdürmesi ve Kıbrıslı Türkler ile
gerçekten birlikte varolması, Türk liman ve havaalanlarının açılmasına
bağlı değildir. Sorun, işgal ve yerleşiklerdir. Strateji değişikliğine
ihtiyaç vardır." (Panikos Panayotu, 17/12)
SURİYE BASINI:
SANA: "Slovakya Başbakanı, Ülkesinin Türkiye'nin AB
Üyeliğini Desteklediğini Belirtti": "Slovakya
Başbakanı Robert Fico, ülkesinin Türkiye'nin AB üyeliğini
desteklediğini söyledi. Fico, Slovakya Meclisi Dış İlişkiler
Komisyonu’nda yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin AB'ye girmesinin hem
Birlik hem de Türkiye için stratejik, siyasi ve ekonomik açılardan
kazanım olacağını kaydetti." (15/12)
YUNANİSTAN BASINI:
Avgi: "Avrupa Sol Partisi Türkiye'nin AB Sürecini
Destekliyor": "Avrupa Sol Partisi Yürütme
Komisyonu, ‘Avrupa Sol Partisi, üstlenmiş olduğu demokratik
yükümlülüklerini yerine getirmesi ve uluslararası hukuka uyması
şartıyla, Türkiye'nin AB'ye katılımını destekliyor’ açıklamasında
bulundu. Türk Hükümeti’nin anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine
getirmemesinden dolayı -AB Komisyonu ilerleme raporunda belirtildiği
gibi- üzüntüsünü ifade eden Avrupa Sol Partisi, AB'nin Türkiye'nin
AB'ye katılım müzakerelerinde ilerleme sağlaması amacıyla önlemler
alınmasının gerekliliğini vurgulamasını istiyor. Avrupa Sol Partisi,
AB'nin ‘bir Hıristiyan kulübü’ olduğu fikrini reddederek, Avrupalı
milliyetçi ve popülist çevrelerin İslam korkusu nedeniyle Türkiye'nin
AB'ye katılımını bloke etmeye yönelik çabalarına karşı çıkıyor."
(17/12)
NOT: Bu bülten,
15-18 Aralık 2006 tarihleri arasında Genel Müdürlüğümüze ulaşan haber ve
yorumlardan derlenerek hazırlanmıştır.
-
ESKİ SAYILAR