ALMANYA BASINI:
Financial Times Deutschland:
"Kulis Arkası":
"Merkel'in AB Anayasası’nı kulis arkasında işlemesi taktiğinin işe
yaraması, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda da bu zamana kadar gayet
güzel işe yaradı. Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile Şansölye
arasındaki, Türkiye'nin AB üyeliğine yönelik görüş ayrılığına sadece
kısmen değinildi. Zaten Merkel de bu konudaki esas hususta sözünü
geçirmesini bildi. Zira bu vakte kadar tüm AB üyesi aday ülkeler için
geçerli olan müzakereler neticesinde muhtemel üyeliği sağlayan otomatizm
uygulaması, ilk defa Türkiye için artık uygulanmıyor. AB dışişleri
bakanları, resmi olarak Komisyonun önerisi üzerine bazı müzakere
başlıklarını görüşmeye bile açmadılar. Hükümet başkanları bunun ne
anlama geldiğini ortak zirvede ilan ettiler. Artık otomatizm uygulaması
terk ediliyor. Otomatizm uygulamasından ocak ayında AB'ye üye olan
Romanya ve Bulgaristan son olarak faydalandı. Bu da Türkiye'yi bloke
etmek için yeterli olacaktır. Bu gelişmeler Şansölye Merkel'in siyasi
becerisinin ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor. Komisyon Başkanı
ile sıkı istişareler neticesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye
tarafından tanınması meselesinin o derece üzerinde duruldu ki, aday
olarak Türkiye'nin diğer adaylardan daha değişik bir muameleye tabi
tutulması böylece birden bire gerekçelendirilmiş oldu. Şansölye
Merkel'in, AB Dönem Başkanlığı süresince bu tür siyasi başarıları
organize etme yeteneğine bayağı ihtiyacı olacak. Türkiye konusunda
halkın büyük bir kesiminin desteğini arkasına almayı başardı. AB'nin
yeni bir genişlemesi konusu artık pek popüler gözükmüyor. Bu durum
halkların AB'nin hala kendilerinin değil, yönetenlerin bir projesi
olduğunu hatırlamalarına neden oluyor." (Lucas Zeise, 09/01)
Deutsche Welle: "Türkiye'nin
Almanya Dönem Başkanlığı’ndan Beklentileri":
"Türkiye'nin AB üyeliği Avrupalı vatandaşlar ve Avrupalı siyasiler
arasında tartışmalara neden oluyor. Yapılan anketlere göre, Avrupa
genelinde AB vatandaşlarının sadece dörtte biri ülkenin olası bir
üyeliğini onaylıyor. Almanya'da ise ülkenin üyeliğini onaylayanların
sayısı yüzde 16. Ancak Türkiye'de de üyelik coşkusu sürekli olarak
azalıyor. Toplumun artık sadece yüzde 38'i ülkenin üyeliğini onaylıyor.
Almanya'nın 2007 yılının başında altı aylığına AB Dönem Başkanlığı’nı
devralması, Türklerin çoğunu pek de ilgilendirmiyor. Ankara kendini yarı
yolda bırakılmış gibi hissediyor. Sekiz müzakere başlığının, Kıbrıs'a
ait gemilerin Türk limanlarına girmesine izin verilmemesi nedeniyle
dondurulması yönündeki kararın ‘adil olmadığına’ inanılıyor. Ne de olsa
Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi güney kesimin ‘hayır’ cevabı nedeniyle
hüsranla sonuçlandı. (…) Türkiye'deki birçok kişi hüzünle Schröder gibi
bir Başbakan'ın ülkelerinin AB üyeliğini güçlü bir şekilde desteklediği
günleri anımsıyor. Ancak Berlin'deki bugünkü koalisyonun Türkiye sorunu
nedeniyle tartıştığı da Türkiye'deki medya ve siyasilerin gözünden
kaçmadı. Ülkenin iç politik durumu da büyük sorunları beraberinde
getiriyor. 2007 yılında yapılması beklenilen cumhurbaşkanlığı ve
parlamento seçimleri de sorunların yaşanmasına neden olacaktır. (…)
AB'nin, Kıbrıs sorununa daha yoğun angaje olunacağını ve izole edilen
Kıbrıs Türklerine verilen mali yardım sözünün yerine getirileceğini
bildirmesi, Ankara tarafından olumlu karşılandı. Avrupa'daki Türkiye
karşıtları ve Türkiye'deki AB karşıtları arasına sıkışmış olan Başbakan
Erdoğan hükümetinin acilen AB ilişkilerinde bir başarıya ihtiyacı var
ve belki de Almanya gelecek altı ay içerisinde buna biraz olsun katkı
sağlayabilir." (Gunnar Köhne, 02/01)
Frankfurter Allgemeine Zeitung:
"Ankara'da 'B Planı' Yok":
"14 Aralık'taki AB zirvesi sonrasında Türkiye, kendisine haksızlık
edildiği hissine kapılırken, AB'ye üye devletlerden bazıları da
Türklerin üyelik sürecinin özlemle beklenen sonunun nihayet geldiği
görüşündeydiler. Türkiye, liman ve havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
gemi ve uçaklarına açmaya yönelik Ankara Anlaşması'nın gereğini yerine
getirmediği için, AB 35 müzakere başlığından sekizini dondurmuştu. Ancak
her iki taraf da olanları tam olarak algılayamamıştı. Türkiye ile
katılım müzakerelerinde altı ay boyunca hiçbir hareketlilik
gözlenmezken, AB Komisyonu, aralık ayındaki zirvede, dört başlığın her
an açılabileceği tespitini yapmıştı. (…) Buna ilaveten AB içinde -Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin savunduğu tutuma karşı- Türkiye'nin Ankara Anlaşması'nın
Kıbrıs meselesinin çözümünden uzun bir süre daha ayrı tutulamayacağı
şeklindeki tutumu destek bulmaya başladı. Türk Hükümeti, zirve öncesinde,
yakınlaşma sinyali olarak bir liman ve havaalanının Kıbrıslı Rumlara
açılabileceğini açıklamıştı. Ne muhalefet ne de ordunun görüşü
alınmadan ortaya atılan bu fikir Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkmış,
nitekim her iki taraf da pazarlık edilemez Türk ‘devlet politikasından’
dönüş olarak gördükleri bu tutumu sert bir şekilde eleştirmişlerdi. İç
siyasi anlaşmazlık, Türkiye'nin Avrupa siyasetinin nasıl bir değişim
geçirdiğini ortaya koymuştu. 90'lı yıllarda Ankara'daki siyasi seçkin
tabaka, 1963'de yapılan Ortaklık Anlaşması'nda güvence altına alınana
tam üyelik hedefinin, Türkiye'nin, şimdi talep edilen hakkı olduğu
konusunda hem fikirler. Bu arada Erdoğan hükümeti AB karşısında özgüveni
tam bir partner duruşu sergiliyor. Eskiden olduğu gibi tehdit etmek
yerine, Türkiye'nin stratejik avantajlarıyla cezbediyor. (…) Yapıcı ve
başarılı bir şekilde yürütülen dış politika Ankara'nın elinde
bulundurduğu bir kozdur. Bununla birlikte Türkiye, Avrupa'yla olan
ilişkilerini, ‘ayrıcalıklı ortaklık’ kavramında öngörüldüğü gibi
yalnızca dış ve güvenlik politikasıyla sınırlandırmak istemiyor. Ankara
hükümeti, zirve toplantısında yaşanan hoşnutsuzluklardan sonra da AB
rotasını muhafaza etmiş, sekiz fasılla ilgili müzakerelerin dondurulması
kararına ölçülü tepki vermiştir. Hükümet, AB üyeliğine alternatif bir ‘B
Planı’ üzerinde de çalışmıyor. Gerçi üyelik konusunda yaşanan
tartışmalarla bağlantılı olarak Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen
Türklerin sayısı geçici olarak azalmıştı. Ancak yapılan son kamuoyu
yoklamasında AB üyeliğini destekleyenlerin sayısının yine yüzde 56'ya
yükseldiği görülüyor. (…) Ankara'da yaşanan duraksamaya ve AB içinde
ortaya çıkan krize rağmen Türkiye, Almanya'nın AB Dönem Başkanlığı
sırasında AB üyeliği sürecine yeniden bir hareketlilik kazandırılmasını
umuyor." (Rainer Hermann, 09/01)
BELÇİKA BASINI:
De Standaard: "Gümrükte Artık
İşler Sıkı Tutuluyor":
"Bulgaristan'ın AB üyeliğinden sonra Bulgaristan sınırı Türkler için zor
bir engel teşkil etmeye başladı. AB'ye doğru yola çıkan yüzlerce aracın
oluşturduğu kuyrukta bir Türk deyimi daha fazla önem kazanıyor:
‘Atalarımız ellerindeki bu toprakları vermemiş olsalardı şimdi Viyana'ya
kadar vizeye ihtiyacımız olmazdı.’ Bundan beş yıl önce aynı gümrükte bir
Bulgar polisi hiçbir neden göstermeden ‘Bu römorkla sınırı geçemezsin’
diyordu. Ancak 200 Mark için bir istisna yapabiliyordu. Bu para
verilmediği zaman polis, ‘O zaman uzun süre Beklersin’ diyordu.
Avrupa'ya doğru yola çıkan Türkler Bulgaristan'da yaşadıklarıyla bir
kitap yazabilirler. Her aracı saatte 120 kilometre yaptığını gösteren
radarlar, Türklerden para koparmayı amaçlayan hayat kadınlarıyla
işbirliği yapan polis, her 50 kilometrede ödenmesi gereken haraç. Ancak
Bulgaristan 1 Ocak'tan bu yana AB üyesi. Yeni bir gerçek var: Gümrükteki
görevliler çok daha kibar. Şimdi kimliklere bakıyorlar. Bu sınır artık
‘10 Avro’ sınırı değil. Yeni bilgisayar, pasaport tarayıcıları ve gece
dürbünleriyle AB'nin en sıkı sınırlarından biri. Artık gel geç kapısı
değil." (Erdal Balcı, 09/01)
FRANSA BASINI:
AFP: "İtalya Cumhurbaşkanı
Napolitano: Roma Ankara'nın AB Yakınlaşmasını İnançla Destekliyor":
"İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano, Roma'nın, Ankara'nın AB'ye
üyeliğinin Avrupa'ya ‘önemli bir katkı oluşturacağını’ ileri sürerek,
Türkiye ve AB yakınlaşma sürecini ‘inançla desteklediğini’ belirtti.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüşmesinin ardından yaptığı
açıklamada Napolitano, ‘İtalya, Ankara'nın AB'ye katılımının, insana
saygı, temel özgürlükler ve hukuk devleti üzerine kurulmuş bu demokratik
alanın genişleme ve sağlamlaştırılmasına önemli katkısı olacağından
emin.’ dedi. İtalya Cumhurbaşkanı, ‘Üyelik müzakerelerinin olumlu
şekilde sürdürülmesinin Birlik için stratejik bir çıkar ve Ankara için
de başlatılan reformları sağlamalaştırması ve gerekli önlemleri
yürürlüğe koyması için bir teşvik oluşturuyor’ diye ekledi."
(09/01)
İNGİLTERE BASINI:
Financial Times: "Parmak
Isırtan 15 Yılın Ardından Birlik Artık Gerçeküstü Evresine Giriyor":
"AB'nin gerçeklikle bir sorunu olduğu seziliyor. Doğrusu şu ki AB gelecek
beş yılını, Türkiye'nin AB'ye alınması ve Birlik için yeni bir anayasa
yazılması gibi gerçekleşme olasılığı azalmaya yüz tutmuş şeylere dair
bunaltıcı tartışmalarla harcamaya niyetli. Gayri resmi mesajlarsa asıl
sorunun en önemsiz parçası, zira AB bütün olarak biraz boş bir hayale
dönüşebilir. Durum her zaman böyle olmadı. Aksine AB geçen 15 yıl
boyunca uygulamada en hayret verici başarılara imza attı. Ortak para
birimi, ortak pazar ve ortak dış politika başlatmakla kalmadı; üye
sayısını 12'den 27'ye çıkararak genişledi. Daha geçen hafta Bulgaristan
ve Romanya da Birliğe dahil oldu. Gelecek beş yıl içinde Hırvatistan da
28. AB üyesi olarak yerini alacaktır. Ancak sonraki iki büyük proje,
yani Türkiye ve Anayasa asla çizim tahtasından kalkmayacağa benziyor.
AB'nin başarı çağı sonuna yaklaştı. Peki değişen nedir? Cevabı basit:
kamuoyu! AB yıllardır esas itibarıyla seçkinlerin inisiyatifindeydi,
sıradan insanların fikri pek sorulmuyordu. ‘Avrupa projesi’ geniş
tabanlı bir desteğe sahip olduğu sürece hal böyle sürebilirdi ve Birlik
büyük oranda teknik ve ekonomik bir yapı olarak görünüyordu. Ne var ki
Batı Avrupa ülkelerinden çok daha yoksul ülkeleri kapsayacak şekilde
genişlemesi Birliği tartışmalı hale getirdi. (…) Fransa ve Hollanda da
2005 yılında yapılan referandumlarda AB Anayasası’nın reddinin etkisi
hala sürüyor. Çoğu Fransız siyasetçiye göre, Anayasa’nın reddedilmesi,
aslında genişlemeye karşı itirazın dolaylı bir ifadesiydi. Cumhurbaşkanı
Jacques Chirac, Fransa Anayasası'nda, Hırvatistan'dan sonra yeni üye
alımını halkın oyuna sunmayı zorunlu kılacak bir değişiklik yaptı
-Türkiye hükmü ekledi de diyebilirsiniz-. Fransa bu konuda yalnız
kalmayacaktır. Avusturyalılar da Türkiye'nin üyeliği konusunda bir
referandum sözü verdiler. Her iki ülkede de kamuoyunun durumuna bakarsak
‘hayır’ oyu neredeyse kaçınılmaz gibi. Bu arada Hollanda, Anayasa’yı
yeniden canlandırma girişimine benzer her türlü girişimi yeniden oylamak
zorunda kalacaklarını beyan ederken Polonyalılar, İngilizler ve
diğerleri de benzer bir zorunluluk duyacaklardır. Türklerin katılımının
da, yeni bir anayasanın da 27 üyenin tamamınca kabul edilmesi
gerektiğinden veto yetkisini muhalif bir kamuoyuna vermek adeta konu
kapandı demektir. (…) Her şeye rağmen Anayasa ve Türkiye'nin kabul
edilmesinin neticede kamuoyu tarafından engelleneceği gerçeği de
Avrupalı siyasetçileri ve diplomatları bu iki konuyu tartışmaktan
alıkoymayacaktır. Bu süreci durdurmaksa, Avrupa projesinin Fransa ve
Hollanda referandumlarıyla tersine çevrildiğini kabul etmek olacaktır.
Birinin de dediği gibi insanlık çok fazla gerçeği kaldıramaz." (Gideon
Rachman, 09/01)
İSRAİL BASINI:
Haaretz: "Türkiye... Batı'nın Son Savunma Hattı":
"Gün geçmiyor ki basında, Türkiye'nin AB'ye tam
üyelik süreciyle ilgili bir başyazı ya da basit bir yorum çıkmamış
olsun. Bu meseleye atfedilen önem, abartılı bir şekilde Türkiye'nin
üyeliğinin doğrudan Batı'nın korunması konusuyla
ilintilendirilmesine neden oldu. Doğrusu Türkiye karşıtları dahi
jeopolitik olarak Türkiye'nin önemli bir ülke olmadığını söylerken
zorlanacak. Ya da Türkiye'nin, 2004 yılında Birliğe kabul edilen diğer
birçok ülkeden daha sorunlu bir aday olmadığını ileri sürmek de mümkün.
Türkiye'nin AB'nin bir parçası olup olmaması gerektiği, Türkiye'nin
nesnel ihtiyaçları ya da kabiliyetleri kadar 27 ülkeden oluşan bir
koalisyona katkıda bulunma ve birlikte var olma yeteneğine odaklanması
gereken ciddi bir tartışma konusu. Ancak bu konudaki mevcut tartışma
belirli sorunlu varsayımlara dayanıyor. En sıkıntılı yönlerden biri,
Türkiye'nin, Orta Doğu'da özellikle de Irak'ta istikrarın sağlanmasına
muhtemel bir katkı sağlamasıyla ilgilidir. (…) Türkiye'nin şu anda
İslamcı bir parti tarafından yönetildiği doğru. İyimserler açısından bu
tablo İslam’ın demokratik değerlerle bir arada var olabileceğine dair
en güzel örnek. Öyleyse neden Orta Doğu'nun diğer bölgeleri için bir
örnek teşkil etmesin? Avrupa'nın Türkiye'nin AB'ye katılım emellerini
terslemesi, demokrasinin Orta Doğu'nun geri kalan kesimine yayılması
şansını yok olmaya mahkum etmeyecek mi? Türkiye'de iktidar mücadelesi
hala devam ederken, Türkiye'nin demokratik değerlere olan bağlılığı
Müslüman dünyasında daha genel bir başka eğilimle ya da onun yokluğuyla
karıştırılmamalı. (…) Büyük ölçüde Türkiye, Arap Müslümanlar tarafından
o kadar uzak görülüyor ki, Avrupa'nın AB emellerini geri çevirmesinin,
bölgede ya hiç ya da çok az etkisi olacak. Bunun nedeni İslam dünyasında
Avrupa Birliği'nin bir ‘Hıristiyan kulübü’ olduğu yönündeki sabit
görüştür Bu sıfatla Arap Müslümanların pek çoğu, Türkiye'nin reddini
kaçınılmaz, hatta yerinde bir hareket olarak görüyor, çünkü onların
gözünde Müslüman bir ülkenin bir Hıristiyan kulübündeki yeri, İslam
Konferansı Örgütü'ne katılmak isteyen Müslüman azınlığa sahip bir Avrupa
ülkesinden daha fazla değil. Arap Müslümanlar için Türkiye'nin reddi
bir hakaret olmaz; böyle bir karar kendilerini daha az ya da daha çok
radikal yapmaz veya Batı'ya daha az ya da daha çok yaklaştırmaz.
Kısacası, Türkiye ve geleceği, Arap Orta Doğu halkının gündeminde
öncelikli bir konu olarak yer almıyor ve Türkiye'nin üyeliğini
destekleyenlerin bu düşünceden vazgeçmeleri gerekiyor. Türkiye'nin AB'ye
katılımıyla ilgili herhangi bir tartışma, hüsnükuruntulara değil
rasyonel değerlendirmelere dayanmalıdır." (Michalis Firillas,
08/01)
MISIR BASINI:
El Ahram: "Türkiye-Mısır
İlişkileri Yeni Bir Ekonomik İşbirliği Dönemine Giriyor":
"(…)
SORU:
Sayın Bakan, Türkiye'nin AB'ye katılım müzakerelerinin sekiz faslının
askıya alınmasından sonra, yavaşlamasının etkisi ne olabilir.
Müzakerelerin sürmesini sağlamak için planlarınız nedir?
TÜZMEN: Biz
AB'ye katılmak için 45 yıldır mücadele ediyoruz. Farklı düzeylerde
ilişkiler var. Bunun bir aşk ve sevdaya benzediğini söyleyebilirim. 45
senedir bu izdivacın gerçekleşmesini istiyoruz. Nişan, 2005 yılında
ilan edildi. Ama henüz evlenme tarihi belirlenmedi. Oysa gelinin yaşı
ilerlemeye başladı. Yine de biz bu konunun tamamlanması için
çalışmalarımızı sürdürüyoruz. (…)" (Usame Abdülaziz, Devlet Bakanı
Kürşat Tüzmen ile yapılan mülakat, 08/01)
NOT:
Bu bülten, 08-09 Ocak 2007 tarihleri arasında Genel Müdürlüğümüze ulaşan
haber ve yorumlardan derlenerek
hazırlanmıştır.
-
ESKİ SAYILAR