10.01.2007

   

Anasayfa

e-posta


 

ALMANYA BASINI:

Financial Times Deutschland: "Kulis Arkası": "Merkel'in AB Anayasası’nı kulis arkasında işlemesi  taktiğinin işe yaraması, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda  da bu zamana kadar gayet güzel işe yaradı. Dışişleri Bakanı  Frank-Walter Steinmeier ile Şansölye arasındaki, Türkiye'nin  AB üyeliğine yönelik görüş ayrılığına sadece kısmen değinildi.  Zaten Merkel de bu konudaki esas hususta sözünü geçirmesini  bildi. Zira bu vakte kadar tüm AB üyesi aday ülkeler için  geçerli olan müzakereler neticesinde muhtemel üyeliği  sağlayan otomatizm uygulaması, ilk defa Türkiye için artık  uygulanmıyor. AB dışişleri bakanları, resmi olarak Komisyonun önerisi  üzerine bazı müzakere başlıklarını görüşmeye bile açmadılar.  Hükümet başkanları bunun ne anlama geldiğini ortak zirvede  ilan ettiler. Artık otomatizm uygulaması terk ediliyor.  Otomatizm uygulamasından ocak ayında AB'ye üye olan Romanya  ve Bulgaristan son olarak faydalandı. Bu da Türkiye'yi bloke  etmek için yeterli olacaktır. Bu gelişmeler Şansölye Merkel'in siyasi becerisinin ne  kadar etkili olabileceğini gösteriyor. Komisyon Başkanı ile  sıkı istişareler neticesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye  tarafından tanınması meselesinin o derece üzerinde duruldu ki,  aday olarak Türkiye'nin diğer adaylardan daha değişik bir  muameleye tabi tutulması böylece birden bire  gerekçelendirilmiş oldu. Şansölye Merkel'in, AB Dönem Başkanlığı süresince bu tür  siyasi başarıları organize etme yeteneğine bayağı ihtiyacı  olacak. Türkiye konusunda halkın büyük bir kesiminin desteğini  arkasına almayı başardı. AB'nin yeni bir genişlemesi konusu  artık pek popüler gözükmüyor. Bu durum halkların AB'nin hala  kendilerinin değil, yönetenlerin bir projesi olduğunu  hatırlamalarına neden oluyor."  (Lucas Zeise, 09/01)

Deutsche Welle: "Türkiye'nin Almanya Dönem Başkanlığı’ndan Beklentileri": "Türkiye'nin AB üyeliği Avrupalı vatandaşlar ve Avrupalı  siyasiler arasında tartışmalara neden oluyor. Yapılan anketlere  göre, Avrupa genelinde AB vatandaşlarının sadece dörtte biri  ülkenin olası bir üyeliğini onaylıyor. Almanya'da ise ülkenin  üyeliğini onaylayanların sayısı yüzde 16. Ancak Türkiye'de de  üyelik coşkusu sürekli olarak azalıyor. Toplumun artık sadece  yüzde 38'i ülkenin üyeliğini onaylıyor. Almanya'nın 2007 yılının başında altı aylığına AB Dönem  Başkanlığı’nı devralması, Türklerin çoğunu pek de ilgilendirmiyor.  Ankara kendini yarı yolda bırakılmış gibi hissediyor. Sekiz  müzakere başlığının, Kıbrıs'a ait gemilerin Türk limanlarına  girmesine izin verilmemesi nedeniyle dondurulması yönündeki  kararın ‘adil olmadığına’ inanılıyor. Ne de olsa Kıbrıs'ın  yeniden birleşmesi güney kesimin ‘hayır’ cevabı nedeniyle  hüsranla sonuçlandı. (…) Türkiye'deki birçok kişi hüzünle Schröder gibi bir Başbakan'ın ülkelerinin AB üyeliğini güçlü bir şekilde  desteklediği günleri anımsıyor. Ancak Berlin'deki bugünkü  koalisyonun Türkiye sorunu nedeniyle tartıştığı da  Türkiye'deki medya ve siyasilerin gözünden kaçmadı. Ülkenin iç politik durumu da büyük sorunları beraberinde  getiriyor. 2007 yılında yapılması beklenilen cumhurbaşkanlığı  ve parlamento seçimleri de sorunların yaşanmasına neden  olacaktır. (…) AB'nin, Kıbrıs sorununa daha yoğun angaje olunacağını  ve izole edilen Kıbrıs Türklerine verilen mali yardım sözünün  yerine getirileceğini bildirmesi, Ankara tarafından olumlu  karşılandı. Avrupa'daki Türkiye karşıtları ve Türkiye'deki  AB karşıtları arasına sıkışmış olan Başbakan Erdoğan  hükümetinin acilen AB ilişkilerinde bir başarıya ihtiyacı  var ve belki de Almanya gelecek altı ay içerisinde buna biraz olsun  katkı sağlayabilir." (Gunnar Köhne, 02/01)

Frankfurter Allgemeine Zeitung: "Ankara'da 'B Planı' Yok": "14 Aralık'taki AB zirvesi sonrasında Türkiye, kendisine  haksızlık edildiği hissine kapılırken, AB'ye üye devletlerden  bazıları da Türklerin üyelik sürecinin özlemle beklenen  sonunun nihayet geldiği görüşündeydiler. Türkiye, liman ve  havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti'nin gemi ve uçaklarına  açmaya yönelik Ankara Anlaşması'nın gereğini yerine  getirmediği için, AB 35 müzakere başlığından sekizini  dondurmuştu. Ancak her iki taraf da olanları tam olarak  algılayamamıştı. Türkiye ile katılım müzakerelerinde altı ay  boyunca hiçbir hareketlilik gözlenmezken, AB Komisyonu,  aralık ayındaki zirvede, dört başlığın her an açılabileceği tespitini yapmıştı. (…) Buna ilaveten AB içinde -Kıbrıs Cumhuriyeti'nin savunduğu tutuma karşı- Türkiye'nin Ankara Anlaşması'nın Kıbrıs  meselesinin çözümünden uzun bir süre daha ayrı tutulamayacağı  şeklindeki tutumu destek bulmaya başladı. Türk Hükümeti, zirve öncesinde, yakınlaşma sinyali olarak  bir liman ve havaalanının Kıbrıslı Rumlara açılabileceğini  açıklamıştı. Ne muhalefet ne de ordunun görüşü alınmadan  ortaya atılan bu fikir Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkmış, nitekim  her iki taraf da pazarlık edilemez Türk ‘devlet politikasından’  dönüş olarak gördükleri bu tutumu sert bir şekilde  eleştirmişlerdi. İç siyasi anlaşmazlık, Türkiye'nin Avrupa  siyasetinin nasıl bir değişim geçirdiğini ortaya koymuştu.  90'lı yıllarda Ankara'daki siyasi seçkin tabaka, 1963'de  yapılan Ortaklık Anlaşması'nda güvence altına alınana tam  üyelik hedefinin, Türkiye'nin, şimdi talep edilen hakkı olduğu  konusunda hem fikirler. Bu arada Erdoğan hükümeti AB karşısında özgüveni tam bir  partner duruşu sergiliyor. Eskiden olduğu gibi tehdit etmek  yerine, Türkiye'nin stratejik avantajlarıyla cezbediyor. (…) Yapıcı ve başarılı bir şekilde yürütülen dış politika  Ankara'nın elinde bulundurduğu bir kozdur. Bununla birlikte  Türkiye, Avrupa'yla olan ilişkilerini, ‘ayrıcalıklı ortaklık’  kavramında öngörüldüğü gibi yalnızca dış ve güvenlik  politikasıyla sınırlandırmak istemiyor. Ankara hükümeti,  zirve toplantısında yaşanan hoşnutsuzluklardan sonra da AB  rotasını muhafaza etmiş, sekiz fasılla ilgili müzakerelerin  dondurulması kararına ölçülü tepki vermiştir. Hükümet, AB  üyeliğine alternatif bir ‘B Planı’ üzerinde de çalışmıyor.  Gerçi üyelik konusunda yaşanan tartışmalarla bağlantılı olarak  Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen Türklerin sayısı geçici  olarak azalmıştı. Ancak yapılan son kamuoyu yoklamasında AB  üyeliğini destekleyenlerin sayısının yine yüzde 56'ya yükseldiği görülüyor. (…) Ankara'da yaşanan duraksamaya ve AB içinde ortaya çıkan  krize rağmen Türkiye, Almanya'nın AB Dönem Başkanlığı sırasında AB üyeliği sürecine yeniden bir hareketlilik  kazandırılmasını umuyor." (Rainer Hermann, 09/01)

 

BELÇİKA BASINI:

De Standaard: "Gümrükte Artık İşler Sıkı Tutuluyor": "Bulgaristan'ın AB üyeliğinden sonra Bulgaristan  sınırı Türkler için zor bir engel teşkil etmeye başladı.  AB'ye doğru yola çıkan yüzlerce aracın oluşturduğu  kuyrukta bir Türk deyimi daha fazla önem kazanıyor: ‘Atalarımız ellerindeki bu toprakları vermemiş olsalardı  şimdi Viyana'ya kadar vizeye ihtiyacımız olmazdı.’ Bundan beş yıl önce aynı gümrükte bir Bulgar polisi  hiçbir neden göstermeden ‘Bu römorkla sınırı geçemezsin’  diyordu. Ancak 200 Mark için bir istisna yapabiliyordu.   Bu para verilmediği zaman polis, ‘O zaman uzun süre  Beklersin’ diyordu. Avrupa'ya doğru yola çıkan Türkler Bulgaristan'da  yaşadıklarıyla bir kitap yazabilirler. Her aracı saatte  120 kilometre yaptığını gösteren radarlar, Türklerden  para koparmayı amaçlayan hayat kadınlarıyla işbirliği  yapan polis, her 50 kilometrede ödenmesi gereken haraç. Ancak Bulgaristan 1 Ocak'tan bu yana AB üyesi. Yeni  bir gerçek var: Gümrükteki görevliler çok daha kibar.  Şimdi kimliklere bakıyorlar. Bu sınır artık ‘10 Avro’  sınırı değil. Yeni bilgisayar, pasaport tarayıcıları ve  gece dürbünleriyle AB'nin en sıkı sınırlarından biri. Artık gel geç kapısı değil."  (Erdal Balcı, 09/01)

 

FRANSA BASINI:

AFP: "İtalya Cumhurbaşkanı Napolitano: Roma Ankara'nın AB Yakınlaşmasını İnançla Destekliyor": "İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano, Roma'nın, Ankara'nın AB'ye  üyeliğinin Avrupa'ya ‘önemli bir katkı oluşturacağını’  ileri sürerek, Türkiye ve AB yakınlaşma sürecini  ‘inançla desteklediğini’ belirtti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüşmesinin  ardından yaptığı açıklamada Napolitano, ‘İtalya, Ankara'nın  AB'ye katılımının, insana saygı, temel özgürlükler ve hukuk  devleti üzerine kurulmuş bu demokratik alanın genişleme ve sağlamlaştırılmasına önemli katkısı olacağından emin.’ dedi. İtalya Cumhurbaşkanı, ‘Üyelik müzakerelerinin olumlu  şekilde sürdürülmesinin Birlik için stratejik bir çıkar ve  Ankara için de başlatılan reformları sağlamalaştırması ve  gerekli önlemleri yürürlüğe koyması için bir teşvik  oluşturuyor’ diye ekledi." (09/01)

  

İNGİLTERE BASINI:

Financial Times: "Parmak Isırtan 15 Yılın Ardından Birlik Artık Gerçeküstü Evresine Giriyor": "AB'nin gerçeklikle bir sorunu olduğu seziliyor. Doğrusu şu ki AB gelecek beş yılını,  Türkiye'nin AB'ye alınması ve Birlik için yeni bir anayasa yazılması gibi gerçekleşme olasılığı azalmaya yüz tutmuş  şeylere dair bunaltıcı tartışmalarla harcamaya niyetli.  Gayri resmi mesajlarsa asıl sorunun en önemsiz parçası,  zira AB bütün olarak biraz boş bir hayale dönüşebilir. Durum her zaman böyle olmadı. Aksine AB geçen 15 yıl  boyunca uygulamada en hayret verici başarılara imza attı.  Ortak para birimi, ortak pazar ve ortak dış politika  başlatmakla kalmadı; üye sayısını 12'den 27'ye çıkararak  genişledi. Daha geçen hafta Bulgaristan ve Romanya da  Birliğe dahil oldu. Gelecek beş yıl içinde Hırvatistan da  28. AB üyesi olarak yerini alacaktır. Ancak sonraki iki  büyük proje, yani Türkiye ve Anayasa asla çizim tahtasından  kalkmayacağa benziyor. AB'nin başarı çağı sonuna yaklaştı. Peki değişen nedir? Cevabı basit: kamuoyu! AB yıllardır  esas itibarıyla seçkinlerin inisiyatifindeydi, sıradan  insanların fikri pek sorulmuyordu. ‘Avrupa projesi’ geniş  tabanlı bir desteğe sahip olduğu sürece hal böyle sürebilirdi  ve Birlik büyük oranda teknik ve ekonomik bir yapı olarak  görünüyordu. Ne var ki Batı Avrupa ülkelerinden çok daha yoksul  ülkeleri kapsayacak şekilde genişlemesi Birliği tartışmalı hale getirdi. (…) Fransa ve Hollanda da 2005 yılında yapılan referandumlarda AB Anayasası’nın  reddinin etkisi hala sürüyor. Çoğu Fransız siyasetçiye göre,  Anayasa’nın reddedilmesi, aslında genişlemeye karşı itirazın  dolaylı bir ifadesiydi. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Fransa  Anayasası'nda, Hırvatistan'dan sonra yeni üye alımını halkın  oyuna sunmayı zorunlu kılacak bir değişiklik yaptı -Türkiye  hükmü ekledi de diyebilirsiniz-. Fransa bu konuda yalnız  kalmayacaktır. Avusturyalılar da Türkiye'nin üyeliği konusunda  bir referandum sözü verdiler. Her iki ülkede de kamuoyunun  durumuna bakarsak ‘hayır’ oyu neredeyse kaçınılmaz gibi. Bu  arada Hollanda, Anayasa’yı yeniden canlandırma girişimine benzer  her türlü girişimi yeniden oylamak zorunda kalacaklarını beyan  ederken Polonyalılar, İngilizler ve diğerleri de benzer bir  zorunluluk duyacaklardır. Türklerin katılımının da, yeni bir  anayasanın da 27 üyenin tamamınca kabul edilmesi gerektiğinden  veto yetkisini muhalif bir kamuoyuna vermek adeta konu kapandı  demektir. (…)  Her şeye rağmen Anayasa ve Türkiye'nin kabul edilmesinin  neticede kamuoyu tarafından engelleneceği gerçeği de Avrupalı  siyasetçileri ve diplomatları bu iki konuyu tartışmaktan  alıkoymayacaktır. Bu süreci durdurmaksa, Avrupa projesinin  Fransa ve Hollanda referandumlarıyla tersine çevrildiğini  kabul etmek olacaktır. Birinin de dediği gibi insanlık çok  fazla gerçeği kaldıramaz."  (Gideon Rachman, 09/01)

 

İSRAİL BASINI:

Haaretz: "Türkiye... Batı'nın Son Savunma Hattı": "Gün geçmiyor ki basında, Türkiye'nin AB'ye tam üyelik  süreciyle ilgili bir başyazı ya da basit bir yorum çıkmamış  olsun. Bu meseleye atfedilen önem, abartılı bir şekilde  Türkiye'nin üyeliğinin doğrudan Batı'nın korunması konusuyla ilintilendirilmesine neden oldu. Doğrusu Türkiye karşıtları  dahi jeopolitik olarak Türkiye'nin önemli bir ülke olmadığını  söylerken zorlanacak. Ya da Türkiye'nin, 2004 yılında Birliğe kabul edilen diğer birçok ülkeden daha sorunlu bir aday  olmadığını ileri sürmek de mümkün. Türkiye'nin AB'nin bir  parçası olup olmaması gerektiği, Türkiye'nin nesnel  ihtiyaçları ya da kabiliyetleri kadar 27 ülkeden oluşan bir  koalisyona katkıda bulunma ve birlikte var olma yeteneğine  odaklanması gereken ciddi bir tartışma konusu. Ancak bu  konudaki mevcut tartışma belirli sorunlu varsayımlara  dayanıyor. En sıkıntılı yönlerden biri, Türkiye'nin, Orta Doğu'da  özellikle de Irak'ta istikrarın sağlanmasına muhtemel bir  katkı sağlamasıyla ilgilidir. (…) Türkiye'nin şu anda İslamcı bir parti tarafından  yönetildiği doğru. İyimserler açısından bu tablo İslam’ın  demokratik değerlerle bir arada var olabileceğine dair en  güzel örnek. Öyleyse neden Orta Doğu'nun diğer bölgeleri  için bir örnek teşkil etmesin? Avrupa'nın Türkiye'nin AB'ye  katılım emellerini terslemesi, demokrasinin Orta Doğu'nun  geri kalan kesimine yayılması şansını yok olmaya mahkum  etmeyecek mi? Türkiye'de iktidar mücadelesi hala devam  ederken, Türkiye'nin demokratik değerlere olan bağlılığı  Müslüman dünyasında daha genel bir başka eğilimle ya da onun  yokluğuyla karıştırılmamalı. (…) Büyük ölçüde Türkiye, Arap Müslümanlar tarafından o  kadar uzak görülüyor ki, Avrupa'nın AB emellerini geri  çevirmesinin, bölgede ya hiç ya da çok az etkisi olacak.  Bunun nedeni İslam dünyasında Avrupa Birliği'nin bir  ‘Hıristiyan kulübü’ olduğu yönündeki sabit görüştür  Bu  sıfatla Arap Müslümanların pek çoğu, Türkiye'nin reddini  kaçınılmaz, hatta yerinde bir hareket olarak görüyor,  çünkü onların gözünde Müslüman bir ülkenin bir Hıristiyan  kulübündeki yeri, İslam Konferansı Örgütü'ne katılmak  isteyen Müslüman azınlığa sahip bir Avrupa ülkesinden  daha fazla değil. Arap Müslümanlar için Türkiye'nin  reddi bir hakaret olmaz; böyle bir karar kendilerini  daha az ya da daha çok radikal yapmaz veya Batı'ya daha  az ya da daha çok yaklaştırmaz. Kısacası, Türkiye ve geleceği, Arap Orta Doğu halkının  gündeminde öncelikli bir konu olarak yer almıyor ve  Türkiye'nin üyeliğini destekleyenlerin bu düşünceden  vazgeçmeleri gerekiyor. Türkiye'nin AB'ye katılımıyla  ilgili herhangi bir tartışma, hüsnükuruntulara değil  rasyonel değerlendirmelere dayanmalıdır." (Michalis Firillas, 08/01)

 

MISIR BASINI:

El Ahram: "Türkiye-Mısır İlişkileri Yeni Bir Ekonomik İşbirliği Dönemine Giriyor":

            "(…)    

SORU: Sayın Bakan, Türkiye'nin AB'ye katılım  müzakerelerinin sekiz faslının askıya alınmasından sonra,  yavaşlamasının etkisi ne olabilir. Müzakerelerin sürmesini  sağlamak için planlarınız nedir?

            TÜZMEN: Biz AB'ye katılmak için 45 yıldır mücadele  ediyoruz. Farklı düzeylerde ilişkiler var. Bunun bir aşk  ve sevdaya benzediğini söyleyebilirim. 45 senedir bu  izdivacın gerçekleşmesini istiyoruz. Nişan, 2005 yılında  ilan edildi. Ama henüz evlenme tarihi belirlenmedi. Oysa gelinin yaşı ilerlemeye başladı. Yine de biz bu konunun  tamamlanması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. (…)" (Usame Abdülaziz, Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ile yapılan mülakat, 08/01)

 

NOT: Bu bülten, 08-09 Ocak 2007 tarihleri arasında Genel Müdürlüğümüze ulaşan haber ve  yorumlardan derlenerek hazırlanmıştır.

 

ESKİ SAYILAR