FINANCIAL TIMES:
TÜRKİYE'DEKİ KAPATMA DAVASI AB'Yİ KAYGILANDIRIYOR
ANKARA, 30/06(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin 30 Haziran 2008 tarihli internet sayfasında, Vincent Boland imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan yazının özet çevirisi şöyledir:
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi AKP'nin kapatılması davasında bu hafta iki önemli açıklamayı dinleyecek.
Mahkemenin 11 üyesi yarın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın sözlü açıklamasını dinleyecek. Yalçınkaya Adalet ve Kalkınma Partisi'ni Türkiye'ye şeriat getirmeye çalışmakla suçluyor, partinin kapatılmasını ve liderlerine siyasi yasak getirilmesini istiyor.
AKP ise Perşembe günü mahkemeye sözlü savunmasını sunacak. Laik kesim ile AKP'nin muhafazakâr destekçileri arasında keskin bir bölünmeyi yeniden başlatan davada henüz bir karar verilmesi beklenmiyor, hatta bu haftalarca sürebilir. AKP'nin kapatılması ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a siyasi yasak getirilmesi tehdidi mali piyasaları sarstı, Türkiye'nin kredi itibarı ve artan cari açığını finanse etme yeteneği ile ilgili kaygılara yol açtı.
Bu durum ayrıca Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik müzakereleri açısından da kaygı verici. Avrupa Konseyi geçen hafta parti kapatmanın "ülkedeki siyasi istikrarı ve devlet kurumlarının demokratik işleyişini ciddi biçimde etkileyeceği, acil ekonomik ve siyasi reformların ertelenmesine yol açacağı" uyarılarında bulundu.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ise AKP'nin kapatılması halinde AB müzakerelerinin duracağı uyarısında bulundu.
Fakat İngiliz milletvekillerinden oluşan etkili bir grup bugün Avrupa Birliği'ne, AKP'nin kapatılması halinde aşırı tepki gösterilmemesi çağrısında bulunacak. Avam Kamarası İş ve Girişim Komisyonu bu konuda yayımladığı bir raporda, "Üyelik müzakerelerini askıya almak ya da engellemek ılımlı, demokratik ve laik bir devlete asla Avrupa'nın bir parçası olamayacağı işareti verir" dedi.
FRANKFURTER RUNDSCHAU:
KIRMIZILARIN KARA KOYUNU
BERLİN, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 148 bin olan sosyal demokrat eğilimli Frankfurter Rundschau gazetesinin 28 Haziran 2008 tarihli sayısında, Gerd Höhler imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazının çevirisi şöyledir:
--Sosyalist Enternasyonal, Türk Üyesinin
Milliyetçiliğinden Tahrik Oluyor--
Deniz Baykal, Sosyalist Enternasyonalin (SI) 23. Kurultayına katılmak üzere Atina'ya gidip gitmeyeceğini henüz bilmiyor. Her halükârda, CHP'nin Ankara'daki merkezinde böyle söyleniyor. Uzun süredir CHP'nin başında bulunan 69 yaşındaki politikacı, SI'in başkan yardımcılarından biri olmasına rağmen, toplantıya katılmaktaki tereddüdü anlaşılır. Zira, Atina seyahati onun için eleştirilere maruz kalacağı bir yolculuk olabilir.
CHP, SI nezdinde uzun süreden beri yabancı bir unsur olarak görülüyor. SI politikacılarının çoğu, Türkiye'deki en büyük muhalefet partisinin izlediği çizgiyi giderek artan bir anlayışsızlıkla izliyorlar. İçlerinden bazıları yabancı bir unsur olarak gördükleri CHP'yi ellerinden gelse hemen örgütten ihraç edecek ya da en azından tam üye statüsünden gözlemci statüsüne düşürecekler. Kongrenin başlamasından hemen önce SI Etnik Komitesinin, hassas CHP konusunu ve partiye bir uyarı verilmesi olasılığını istişare etmesi öngörülüyor.
CHP, zengin geleneklere sahip bir parti. 1923 yılında devletin kurucusu Atatürk tarafından kurulan parti, genç Cumhuriyetin ilk yıllarında reformların taşıyıcısıydı. Ancak 1946 yılına kadar Türkiye'de izin verilen tek siyasi partiydi. Bugün hala kendisine bundan özel bir rol çıkaran parti, kendini bir nevi devleti taşıyan gerçek güç tekeli olarak görme hakkını iddia ediyor. CHP, kendisini ordu ile birlikte Kemalizm'in koruyucusu ve laik devlet düzeninin bekçisi olarak algılıyor.
Bülent Ecevit, partiyi 1970'li yıllarda sosyal demokrat çizgisine taşımıştı. Parti o dönemde sendikal haklar, düşünce özgürlüğü, azınlık hakları ve demokratikleşmeden yanaydı. 1992 yılından beri iki kez arayla Deniz Baykal tarafından yönetilen parti, milliyetçi bir çizgiye yöneldi ve AB ile arasına giderek mesafe koydu. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İslamcı muhafazakar partisinin ülkenin AB yolunu açmaya çalışan demokratik reformlarını frenleyen CHP, Erdoğan'ın hükümet partisi AKP'ye karşı açılmış olan kapatma davasının arkasındaki itici güç olarak biliniyor.
Baykal'ın Atina'da SI Kurultayında başkanlık podyumunda yer almasının "gülünç bir tablo" oluşturacağını söyleyen Türk hükümet politikacısı Haluk Özdalga, SI'e yazdığı açık mektupta, CHP'yi "Türkiye'de bugün işbaşında olan en kötü antidemokratik ve reform düşmanı güç" olarak tanımladı. Partinin açıkça Türkiye'nin demokratikleşmesine karşı çalıştığını ve programının sosyal demokratların değerlerine tamamen ters olduğunu belirtti.
Avrupa Parlamentosu Sosyalistler Grubu Başkanı Martin Schulz da, CHP'nin "tehlikeli bir yol izlediği" görüşünde. Schulz gazetemize yaptığı açıklamada, "partinin kendisini milliyetçilik deneylerinden kurtarması gerektiğini" söyledi. Schulz yine de, yaptırım uygulanmasını yanlış buluyor. Schulz'a göre, CHP ile yoğun bir şekilde konuşulması ve partiye, izlediği yolun SI'in savunduğu yolla bağdaşıp bağdaşmadığını sormak gerekiyor.
GULF NEWS:
TÜRKİYE'NİN İLERLEYİŞİ DİKKAT ÇEKİYOR
ANKARA, 30/06(BYE)--- Birleşik Arap Emirlikleri'nde yayımlanan Gulf News gazetesinin 30 Haziran 2008 tarihli internet sayfasında, Firas Mallah imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan haberin çevirisi şöyledir:
Körfez bölgesi yatırımcıları Türkiye'nin portföylerini çeşitlendirmeleri için kendilerine sunduğu fırsatlardan gittikçe daha çok haberdar olmaya başladılar. Türkiye'nin 2008'de 30 milyar dolarlık doğrudan yatırım çekmesi bekleniyor. Özellikle de Orta Doğu ülkeleri bu yatırımlardaki paylarını artıracak.
Bazı Körfez kurumları çoktan piyasaya girdiler bile. Diğerleri de ülkeyi büyüme planlarına dahil etti.
Türkiye şu anda pekçok fırsat sunuyor. Bunlar arasında makroekonomik dönüşüm, sıkı mali disiplin, Avrupa Birliği desteği ve yüksek faiz oranları sayılabilir. Türkiye'de yatırımda bulunmanın az bilinen bazı riskleri de var.
Türk ekonomisi son yıllarda büyük bir gelişme gösterdi. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla yüzde 122 arttı. Bu büyümenin ardında pekçok etken bulunuyor. Türkiye'nin genç, dinamik ve kalifiye bir nüfusu var. Ülke Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu'nun kesiştiği stratejik bir noktada. Avrupa Birliği’nin desteğine ve uluslararası güvenilirliğe sahip. Türkiye ayrıca 2001 yılındaki büyük mali krizin ardından yapılan reformların meyvelerini toplamaya başladı.
Bu geniş çaplı reformların en önemlisi sıkı vergi denetimleri. Enflasyona odaklı yeni mali politika ve döviz kurlarındaki dalgalanmalar da bunlara örnek.
Öte yanda cari açığın artması Türk ekonomisi açısından endişe verici bir durum. Ancak artış gösteren uzun vadeli dış yatırım bu riski azaltacağa benziyor. Türkiye'ye yapılan doğrudan dış yatırım 2006'dan beri büyük artış gösterdi; yabancı yatırımcılar ülkeye 42 milyar dolarlık para döktü. Körfez yatırımcıları bu geliri sağlayan önemli bir kaynak. Toplam yatırımın yaklaşık yüzde 27'sini oluşturuyor. Bu yatırım, açığı kapatmak için sermaye sağlıyor. Yatırım dahilinde yabancı bankaların yerel şubeler açabilmesi, enerji projeleri, stratejik altyapının özelleştirilmesi, emlakçılık, vb. bulunuyor.
Başarılı risk yönetimi de Türk bankacılık sistemini geliştiren etkenlerden. Dövize fazlaca yönelme de 2001'de yaşanan bankacılık krizini tetiklemişti. O zamandan beri bankalar varlıklarını hükümet tahvillerine dönüştürmüş ve borç oranlarını büyük oranda azaltmıştır.
İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına (İMKB) bakıldığında, borsa değerinin 2002'de 34 milyar dolarken ani bir yükselişle 2007'de 290 milyar dolara çıktığını görüyoruz. IMKB 100-Endeksinin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturan bankacılık sektörü büyük önem taşıyor.
Yüksek hasılat, IMKB 100'ün beş yıl içinde yüzde 632'den fazla artmasına neden oldu. Bir krize dönüşen kredi daralması sorunu özellikle İstanbul'u kötü vurarak bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 36 kayba neden oldu.
Özetle Türkiye'nin lehine pekçok gelişme var. Türkiye son birkaç yılda hızla gelişerek güvenilir bir yatırım fırsatı haline geldi. Ülke, piyasasını dış ülkelere sunarak bölgede dikkatleri üzerine çekiyor.
Bu yıl, en çok para piyasasında da olmak üzere Türkiye için zor bir yıl olacak. Yabancı sermaye akışı azalabilir, ancak bu sermayenin yine de cari açığı kapatmaya yeteceği tahmin ediliyor.
Gelişmiş piyasalara sıkı sıkıya bağlı olan, Avrupa ortalaması üzerinde büyüme gösteren Türkiye, farklılık arayan bölge yatırımcılarına çekici bir yatırım fırsatı sunmaya devam ediyor.
LE FİGARO:
YENİ ORTA DOĞU
PARİS, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 322 bin olan Le Figaro gazetesinin 28-29 Haziran 2008 tarihli sayısında, Alexandre Adler imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
Amerikalıların, Bağdat'a girdiği günün hemen ardından Başkan George W. Bush'un neomuhafazakâr danışmanlarının daha önce hiç duyulmamış "yeni Orta Doğu" parolasını ortaya çıkardıkları biliniyor. Birkaç Amerikalı düşünürün kötü fikirleriyle, muhalif Iraklı Şii Ahmed Çelebi'nin ustalığının birleşiminden doğan bu Orta Doğu görüşünün gerçekleşmeyeceği belliydi. Zira, Irak'ta baş gösteren anarşi ve din savaşıyla zemini hazırlanan ölümcül darbe Hamas'ın Filistin'deki zaferiyle vurulmuştu. Ancak Hegel'in kullandığı köstebek mecazında olduğu gibi ABD pes etmiş değil. Yeni bir Doğu ortaya çıkıyor.
Bunu anlamak için Müslüman Doğu'da millî kimliklerin, Avrupa'nın pek sevdiği etnolengüistik kavramı çevresinde yeniden düzenlendikleri dönem olan 1918 yılına dönmek gerekir. Bu kavrama ve ünlü Kemalist şair Gökalp'in de dilediği üzere dil ve ırk birliği sağlanacak, artık sadece Türkçe konuşan Türkler, Farsça konuşan İranlılar ve dilleri sadece Arapça olan Araplar olacaktır. Kuşkusuz insanlık, her zaman için biraz fark göstermiştir. Tahran çarşısının, eski askerî aristokrasinin ve ayrıca ülkenin kuzeybatısında kontrolü elinde bulunduran Şii mezhepli İranlı Azeriler, Türk kültürlerine ve Stalin'in 1945'te dil planlaması çerçevesinde kendilerini Sovyet emperyalizmi altındaki Azerbaycan'a bağlama çabalarına rağmen İran kimliğine bağlı kalmışlardır.
Kürtlere gelince, Türkiye'de yaşayan bir çoğunlukla İran ve Irak'ta ufak topluluklar hâlinde bölünmüşler, hiçbir zaman kendi ulus devletlerini kuramamışlar, hatta Türklerle uyumları o kadar ilerlemiştir ki neredeyse yarın için bunu gerçekleştirmekten vazgeçme noktasına gelmişlerdir. Ancak yine de bazı laik milliyetçilikler, eski Müslüman kimliği Avrupa'dan örnek alınmış bir modernliğin lehine değerlendirmiştir.
Oysa bu model artık bozuldu. Saddam Hüseyin, Irak'ta sadece farklı dil konuşan azınlıkların desteğini kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda 1980'li yılların başında çoğunlukla Arapça konuşan Şiilerden oluşan Iraklılara karşı savaş başlatan Arap milliyetçiliğinin karikatürize bir temsilcisiydi.
Tahran rejiminin tamamlayıcı gücü olarak görülen Iraklı Şiiler en sonunda, özellikle de 1992 yılından itibaren tam anlamıyla, zaten Irak'taki Necefli Ayetullahlar ve İran'daki Komlar sayesinde bağlı oldukları İranlı kardeşlerine yöneldiler. Bugün ABD'nin çekilmesinin gündemde olduğu sırada sonuç inanılmaz: Şiilerin kontrolü altındaki yeni Irak, İran'ın müttefiki hâline gelmiş, hatta koruması altına girmiştir. Lübnanlı Hizbullah liderleri ise kendilerini İran vatandaşı kabul etmektedirler.
Arap-Fars sınırının Şii kimliği lehine olması dolayısıyla ters bir etki yaratmış, Suriye'deki Arap ve Sünni çoğunluk, Şam'ın İran ile stratejik iş birliğine karşı çıkmıştır. Bu noktada çözüm bulunmaktadır: Biri, Suudi Arabistan'a doğru bakan ve Irak'taki Sünni azınlığın devrimci hareketini destekleyen Müslüman Kardeşler ve başka kökten dinci güçler. Ancak her anlamda daha iyi görünen ikinci bir çözüm daha vardır: Türkiye kartı.
Hanefi mezhebinin yayıldığı Suriye'nin kuzeyi dört asırdan beri kültürel anlamda Türkiye'ye doğru bakıyor ve Anadolu'nun tamamından taşıdığı kamyonlar dolusu ucuz mallarla Türk ekonomisi Halep ve çevresinin istikrarını sağlıyor. Kısacası Arap milliyetçiliğinin bir başka kalesi de Türk dünyasına doğru kaymış vaziyette. Kripto Şii Yeniçerilerin ve sofilerin Türkiye'sinin, dogmacı bir Sünni öğreti vermediği de hatırlatılmalı.
Suriye'yi yöneten Şii Nusayri azınlığının ise modern Türkiye'nin dinî coğrafyasıyla pek çok benzerlik noktası bulunuyor. Üstelik ordusu, genel çizgileriyle Türk ordusuna benzer bir laiklik mücadelesi içinde. Hâlâ fazlasıyla hafife alınan Türk diplomasisi işte tam bu noktada kendini göstermiş ve harikalar yaratmıştır.
Türkler, Şam ile geliştirdikleri yeni ilişkilere rağmen İsrail ile iş birliğinden vazgeçmeden, iki düşmanı barışmaya teşvik etme yoluna girmişledir. Böylece tutumunu değiştiren Beşşar Esad'ın 14 Temmuz geçiş töreni için Fransız diplomasisinin başarısı sonucunda tribünlerde yerini alması beklenmektedir.
Ancak bu şartlarda, Ankara'nın bir kez daha bölgedeki sorunların çözümlenmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağını gösterdiği sırada, Türkiye üzerindeki tecrit politikasını sürdürmek mantıklı mıdır?
ETHNOS:
İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ TOPLANTISINDA YUNAN KARŞITI TUTUM
ATİNA, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 144.783 olan Ethnos gazetesinin 29 Haziran 2008 tarihli sayısında, Nikos Meletis imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi şöyledir:
İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) 35. Dışişleri Bakanları Zirvesi'nde Ankara, Trakya'da azınlık sorunu yaratmaya yönelik değişmez taleplerini teminat altına almak ve uluslararası alana taşımak için bir adım daha attı.
Uganda'nın başkenti Kampala'da (18-20 Haziran) gerçekleştirilen Zirve'de, Türk diplomatlar ve şahsen Zirveye katılan Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın yoğun girişimleriyle, "Batı Trakya Türk Müslüman azınlığın durumu" için (Resolution No 3/35-MM) yeniden karar alınmasında başarılı olundu. Üstelik söz konusu karar, İKÖ'nün Mart ayında Senegal'in başkenti Dakar'daki Zirve toplantılarında aldığı karardan farklı olarak yeni unsurlarla zenginleştirildi. Türkiye'nin bu çabalarına, Örgüt Genel Sekreteri ve Trakya konusu kadar "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti" konusunu sistemli bir şekilde ilerleten Türk, Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, önemli katkıda bulunmuştur.
--Yanlış Mesaj Veriyor--
İKÖ gibi 56 devleti temsil eden güçlü bir uluslararası örgütün, Yunanistan'ı Yunanlı Müslüman vatandaşları ilgilendiren konularda gözetim altına alması, ülkemizin uluslararası imajı açısından sorun yaratmaktadır. Bunun yanı sıra bu tutum, azınlığın aşırı yanlılarını cesaretlendirmek suretiyle Trakya'ya yanlış bir mesaj verilmekte, Atina'da azınlık konusunu yeniden harekete geçirme çabalarını, Başbakan Erdoğan veya Dışişleri Bakanı Babacan rahatsız olmasın diye "görmezden gelen" herkesi zor duruma sokuyor.
Azınlık konusunun İKÖ aracılığıyla uluslararası gündeme getirilme çabaları biliniyor, asıl bilinmeyen, Kampala'da en azından sembolik de olsa Yunanlı diplomat heyetin Yunan tezlerinin açıklanmasına dair herhangi bir diplomatik çaba gösterip göstermedikleri ise bilinmiyor. Hükümetin ve Dışişleri Bakanlığı yönetiminin, ülkenin iç konularına müdahale etmeye ve Türk-Yunan gündemine bir konu daha eklemeye yönelik Ankara'nın sistemli çabalarını duyarsızca izlemesi elbette endişe yaratıyor.
Karar Yunanistan'ı "siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik haklar dahil olmak üzere insan haklarına, aynı zamanda Batı Trakya Türk Müslüman azınlığın dilini kullanmasını, dini görevlerini yerine getirmesini ve her alanda kendi temsilcilerini seçme hakkını güvence altına alan Lozan Antlaşması'na saygı göstermeye" davet ediyor.
TO VİMA:
GÖLGE
ATİNA, 30/06(BYE)--- Tirajı pazar günleri 201.086 olan To Vima gazetesinin 29 Haziran 2008 tarihli sayısında, Yannis Kartalis imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
Kıbrıs Cumhurbaşkanı Dimitiris Hristofyas ile Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat arasındaki görüşme, Erdoğan ile asker-yargı düzeni arasındaki sürtüşmenin dramatik boyutlar kazandığı ve bunun sonunda da Türkiye'nin bundan böyle hangi yöne ilerleyeceğine dair uluslararası düzeyde kaygılar yaratan Ankara'daki krizin gölgesi altında Salı günü Lefkoşa'da yapılacak. Hedef, iki liderin büyük bir olasılıkla gelecek Eylül'de başlayacak müzakerelerle Kıbrıs'ı iki kesimli, siyasi düzeyde birbirine eşit iki toplumlu, fakat bir tek uluslararası hâkimiyetli ve tek tabiiyetli bir federasyona dönüştürmesi. İki liderde de bu hedefe ulaşabilmek için iyi niyet göstermesine rağmen, asıl sorun Talat'ın Türk generallerin görüşlerini yansıtmayan kararlar alma konumunda olup olmadığı, çünkü işgal kesiminin onların kontrolünde olduğu biliniyor.
Bu çerçevede Türkiye'deki gelişmelerin Kıbrıs konusundaki gelişmeleri doğrudan etkilemesi son derece doğaldır. Yargıçlar ve generallerle çelişmeden Başbakan Erdoğan kazançlı çıkarsa durum başka; partisi kapatılırsa başka olacak. Kıbrıs konusunda elbette "iyi" Türk politikacılar ve "kötü" Türk askerler diye bir şey yok, ancak kriz devam ettikçe bu konuda herhangi bir esneklik gösterme olanakları da yok. Aradan geçen yıllarda Ankara'nın işgal altındaki Kıbrıs'ı tamamen kontrolü altına aldığı ve konunun çıkmazdan kurtarılması için Türkiye'nin gerekli siyasi iradeyi göstermesi gerektiği herkesçe biliniyor. Bugün Kıbrıs'ta iki lider anlaşma yönündeki isteklerini ortaya koyuyorlar ki, bu da iyi bir fırsat yaratıyor, çünkü geçmişte taraflardan birisi hep uzlaşmaz davranıyordu.
Türkiye'deki gelişmelerle ilgili sorular Kıbrıs Rum tarafının "geç kalma" taktiği uygulamasına neden olmamalı çünkü çıkmazdan kimin sorumlu olduğu en kısa zamanda ortaya çıkmalı. Böylelikle uluslararası toplum da her iki tarafa eşit sorumluluk yüklemek yerine, gerçekten sorumlu olan tarafa baskı uygulamalı. Zaten Başbakan Erdoğan yargıçların ve askerlerin siyasi yaşama müdahalesine son vermek amacıyla, ülkeyi erken seçime götürse ve seçimlerden sonra Anayasayı değiştirse de, Türkiye'deki krizin kısa zamanda son bulacağı sanılmıyor. Bu aşamada Kıbrıs'ta çözüme yönelik dinamizm sonucu ne olursa olsun kaybolmamalı.