THE WASHINGTON TIMES:
ANAYASA MAHKEMESİ, İKTİDAR PARTİSİ VE LİDERLERİNİN KADERİNİ BELİRLEMEK İÇİN TOPLANIYOR
ANKARA, 01/07(BYE)--- Tirajı günde 110 bin olan Washington Times gazetesinin 1 Temmuz 2008 tarihli internet sayfasında, Andrew Borowiec imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan haberin çevirisi şöyledir:
Anayasa Mahkemesi'nin bugün, iktidar partisinin kapatılmasını ve cumhurbaşkanı ile başbakana beşer yıl siyaset yasağı getirilmesini talep eden iddianameyi görüşmesiyle beraber, Türkiye'de İslam ve laiklik arasında dengeyi kuran yasa da duruşmaya çıkmış olacak.
Hükümetin, kadınların üniversitelerde başörtüsü takmasına izin veren, ancak mahkemenin iptal etmiş olduğu anayasa değişikliği, iktidar partisine ve partinin üst düzey yetkililerine karşı açılan davayı tetikledi.
160 sayfalık iddianame, iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi'ni anayasayı ihlal etmekle ve laik bir demokrasi olan Türkiye'yi İslami bir devlete dönüştürmeye çalışmakla suçluyor.
Bununla beraber Başsavcı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de aralarında bulunduğu, partinin 71 üyesine beşer yıl siyaset yasağı getirilmesini istiyor.
Dava, nüfuzlu ordunun desteklediği katı laik güçler ve İslam ile demokrasinin uyumlu olabileceğini düşünen kesimin ileri gelenleri arasında uzun süredir yaşanan çelişkiyi yansıtıyor.
Genellikle ülkelerin iç işlerindeki siyasi uyuşmazlıklarla ilgili açıklama yapmaktan kaçınan Bush yönetimi, Türkiye'deki gelişmelerin rahatsızlık verici oldugunu belirtti.
Geçen hafta Washington Institute'ye konuşan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa'dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza, "Siyasi bir sorunun bir partinin kapatılmasıyla çözümlenmeye çalışılması, büyük bir talihsizliktir" dedi.
Matt Bryza şunları söyledi: "Türkiye'nin anayasal düzeni ve demokratik sistemi evrim geçiriyor. Bu meseleyi çözmek Türkiye'nin işi. ABD'nin bir ültimatom vermesi, uyarıda bulunması uygun olmaz."
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey geçen ay, Türk mahkemelerinin karar verirken halkın iradesini de göz önünde bulundurması gerektiğini söylemişti.
11 yargıçtan oluşan Anayasa Mahkemesi 1963'te kurulmasından bu yana 24 partiyi kapattı. Mahkeme’nin daha önce kapatmış olduğu iki partinin üyeleri, Başbakan Erdoğan'ın AK Partisinin çoğunluğunu oluşturuyor.
EL PAIS:
TÜRK SORUNU
ANKARA, 01/07(BYE)--- İspanya'da yayımlanan El Pais gazetesinin 1 Temmuz 2008 tarihli internet sayfasında, Arap-İslam Çalışmaları Enstitüsü Başkanı Gema Martin Munoz imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan yazının çevirisi şöyledir:
Laik Türk otoritesinin dik kafalı kesimi, ülkelerini, istenmeyen ekonomik ve demokratik gerilemeyle kapılarını belirsizliğe açan siyasi-kurumsal bir kriz ortamına sürüklüyor. Bu, ne Türkiye'ye ne Avrupa'ya ne de Orta Doğu'ya yakışıyor.
--Askeri ve Otoriter Bir Laiklik, Demokratik Türk
Hükümetini Sabote Etmek İstiyor--
Gerçekte Türkiye'de oynanan şey, seçimler aracılığıyla gelen iktidarla uyum sağlamadıkları görülen bayat elitlerin bir hesaplaşmasıdır. "İslama duyulan korkuyu" devreye sokmaya (AKP kendini "muhafazakar parti" olarak tanımlayan demokratik bir İslamcıdır) ve adli stratejilerle demokratik hükümeti devirmek için laikliğin savunuculuğunu benimsemeye çalışıyorlar. 1980'den beri birçok siyasi partiyi kapatan ve hakimlerinin çoğunluğu önceki Cumhurbaşkanı Kemalist-laik Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmış olan bir Anayasa Mahkemesi'nin sancaktarlığını yaptığı farazi bir dizi adli bahaneler...
AKP'yi laikliğe karşı saldırmakla suçlamak, vatandaşlarının yüzde 80'inin örtünme ile laiklik arasında bir aykırılık görmediği ve yüzde 69,3'ünün bu partinin kapatılmasına kesin olarak karşı olduğu Türk çoğulcu sosyal gerçeğe sırtını dönmektir (6 Haziran 2008'te Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırma Merkezinin kamuoyu yoklamasına göre).
AKP, sadece 2002 seçimlerinin sonucu olan demokratik seçenek olmakla kalmayıp, Recep Tayyip Erdoğan tarafından yönetilen hükümetle ülkenin ihtiyaç duyduğu derin değişimi getiren tek güçtür. Liberal ekonomi siyaseti, Türk ekonomi aktörlerinin desteğine güveniyor ve 10 yıldan kısa bir süredir de gerçekleşmesi güç bir büyümeyi başardı. Reformcu ritmi dinamiktir ve ilerleyicidir, ordu ve hakimler tarafından temsil edilen Türk aşırı milliyetçiliğinin kutsal saydığı eski tabular da dahil, Avrupalı yanı ikna edici ve içtendir, dış siyasetinde Avrupa, ABD ve İsrail ile ilişkilere dikkat gösteriyor ve Orta Doğu ile ilgileniyor, bu da kendisine, Suriye ve İsrail arasında arabuluculuk yapacak bir rol oynamaya imkan tanıyor.
Hangi başka bir siyasi güç, Türkiye'ye içte ve dışta çoğunluğun saygı ve güvenini kazandıran bu hareketi yapabilir? Meclis’te temsil hakkı elde eden iki parti -AB'ye girişe karşı olan Milliyetçi Hareket Partisi ve ordunun siyasete müdahalesini şartsız olarak destekleyen Cumhuriyet Halk Partisi-, Türk sosyal gelişimine yabancı olan ve Türk iç ve dış gücünü ivme etmekte yetersiz tecritçi bir aşırı milliyetçilikte kök salan o kainata ait.
Kapatma davası devam eder ve yöneticilerin beş yıl içinde herhangi bir siyasi gruba katılmaları yasaklanırsa, büyük bir sosyal çöküş başlayacak, Türkiye siyasi istikrarsızlık tehlikesi altına girecek ve demokratik süreçle ekonomi güçten düşecek -söz konusu davanın başlayacağının ilan edildiği gün Türk lirası ve borsası, bunu yaşadı zaten-. Sonunda içeride ve dışarıda Türkiye'nin Avrupa'ya katılımına karşı olanların üzücü zaferi gerçekleşecek. Ancak belki bu geçici olur.
Bu "laik" kesimle bir anlaşmaya varmanın imkansızlığı karşısında Erdoğan, 341 milletvekilinin lidersiz kaldığı ve siyasi gruplaşma yapamadığı zaman özellikle bölünmeyi önlemeye, partiyi yeniden kurmaya ve orduyla adli gücün yasama gücüne müdahale etmelerine son veren, yani bütün bu sürecin getireceği iç ve dış itibarsızlığı kullanarak demokratik bir hukuk devletini güçlendiren gerekli reformlara kendini adamış görünüyor.
Bugünün Türkiyesi, AKP'nin öncüsü Refah Partisi'nin benzer bir davaya maruz kaldığı 1997'nin Türkiyesi değil. Bugünün AKP'si de dünün Refah'ı değil. Bu, geçmişe saplanmış, ordunun müdahalesini düşleyen ve milli, bölgesel ve uluslararası siyasetin değişimlerinden uzak eski "laik" bekçinin anlamadığı şey. Umarız bugünün Avrupası da o zamanlardaki Avrupa değildir ve hiç de demokratik olmayan adli bir kovuşturmanın hedefi olmaya devam edenlerin savunmasının öneminin farkında olmayı bilir.
NEZAVİSİMAYA GAZETA-NVO:
"BERGMAN” YOLUYLA KUZEY KAFKASYA'YA... ANKARA'NIN ESKİ SSCB COĞRAFYASINDAKİ ÇIKARLARI VE BÜYÜK TURAN DÜŞÜNCESİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ"
MOSKOVA, 01/07(BYE)--- Tirajı günde 40 bin olan liberal eğilimli Nezavisimaya Gazeta'nın haftalık 27 Haziran-04 Temmuz tarihli NVO ekinde (Nezavisimaya Gazeta'nın askeri konulu eki) Siyasi Bilimler Uzmanı Dr. Vladimir Roşupkin ve ABD ve Kanada Enstitüsü doktora öğrencisi Anna Tsurkan imzalarıyla, yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:
Birinci Dünya Savaşı'nın jeopolitik sonuçlarından biri, Osmanlı İmparatorluğu'nun uluslararası arenadan çekilmesi oldu. Oysa bugünkü Türkiye'nin siyasi elitinin temsilcileri, anlaşılan, dünya gücü olma ihtiraslarını yitirmediler. Bu husus özellikle 20. Yüzyıl sonu ile 21. Yüzyıl başında daha çok hissedilmeye başladı. SSCB'nin dağılmasından sonra Türk basınında çıkan yazılarda, Kafkasya'nın Büyük Turan'ın kurulmasına, yani "Adriyatik Denizden Büyük Çin Setine kadar uzanacak Türk imparatorluğunun kurulmasına bir anahtar olduğuna ilişkin beyanlar sık sık yer almaya başladı. Bunun yanı sıra, eski SSCB coğrafyasındaki devletlerin bütünleşmesine meydan verilmemesi ve Rusya'nın güneyinde bulunan bölgelere Moskova'nın nüfuzunu mümkün mertebede azaltılması öngörülüyordu.
--Yıllar İçinde İhtiraslı Projeler Geliştirildi--
Tacikistan hariç, Orta Asya'da bulunan eski SSCB cumhuriyetlerin tamamıyla Azeri, Kumuk, Karaçaylılar ve Nogay gibi Güney ve Kuzey Kafkasya'da yaşayan bazı halklar Müslüman ve etnik Türklerden oluşuyor. İstanbul ve Ankara'daki bazı güçler, bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin parlak döneminde sultan ve vezirler gibi bunu göz önünde bulunduruyor ve "bu halkları dini ve etnik özelliklerine dayanarak yeniden birleştirsek mi acaba?" diye düşünüyorlar. Özellikle, Rus Devleti'nin zayıfladığı dönemlerde bu tür düşünceler defalarca ortaya atılmıştır. Daha 1960'lı yılların sonlarında İstanbul Boğazı'ndaki camilerin gölgesinde, "Türk halklarının birleşmeye özendiği" bahanesiyle Tataristan ve Başkordostan cumhuriyetlerinin birleştirilmesi fikri ortaya atılmıştı. Fakat, o dönemde bu çaba başarılı sonuçlanamazdı. Çünkü, Karaçay-Balkar Konfederasyonu, Kumuk ve Nogay cumhuriyetleri ve hatta Tuva-Hakas Konfederasyonu’nun kurulması gibi başka projeler de vardı. Bunlar, Rusya'dan bağımsız yeni bir devletin kurulması yolunda, ancak kısmi planlardı. İlk etapta Kuzey Kafkasya İslam Konfederasyonu’nun oluşması düşünülüyordu. Pantürkistlerin planlarına göre, bu oluşuma Kuzey Kafkasya'daki bütün cumhuriyetler, Rostov, Stavropol ve Krasnodar bölgelerinin bazı kesimleri dahil olacak ve başrolü Çeçenistan oynayacaktı.
İstikrarsız olan 1990'lı yıllarda bu ihtiraslı projelerin hemen ve açıkça yerine getirilmesi kolay olmadığından, daha basit olup aynı emelleri taşıyan Kafkasya Ortak Pazarı’nın oluşturulması, Kafkasya-Türkiye Ticaret ve Sanayi Odası, Uluslararası Kafkasya Yatırım Bankası, Kafkasya Arbitraj Mahkemesi ve Kafkasya Parlamentosu’nun kurulması gibi adımlar atılıyordu. Sözde bu kurumlar, bölgedeki istikrarı sağlayacak, halkın yaşamını iyileştirecek ve tek Kafkas parası aracılığıyla bölgedeki cumhuriyetleri birbiriyle daha sıkı bağlayacak. Bu projelerin temelinde Türk ekonomik modeli yatıyordu.
Türkiye'nin Kafkasya'daki konumunu güçlendirmeyi çabalamasının nedenlerinden biri, yurtdışından enerji kaynaklarını ithal etme zorunluluğuyla bağlıydı. Uzmanlara göre, Türkiye'nin o zamanlar gayriresmi olarak Rusya'nın güneyindeki ayrılıkçı eğilimleri bu kadar aktif bir şekilde tahrik etmesi ve Çeçenistan'ın Rusya'dan ayrılma azmini desteklemesi bundan kaynaklanıyordu. Çeçenistan'a para, silah ve savaşçıyı yalnızca Türkiye yollamadı. Aynı şekilde Suudi Arabistan, Pakistan, İran ve diğer bazı ülkeler de savaşçı gönderdi. Örneğin; Salman Raduyev, Türkiye'den başka silahları Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan ve hatta Rusya içindeki bazı suç örgütlerinden temin ettiğini iddia ediyordu. Burada dikkati çeken nokta, adı geçen İslam ülkelerinin yanı sıra Kuzey Kafkasya'yı Rusya'dan koparmayı isteyen bazı Avrupa ülkelerinin de çaba göstermesidir. Bu ülkeler, Hazar Denizi bölgesini kontrolüne alarak, enerji kaynaklarını sözde "çeşitlendirmek" istiyordu. NATO ve Türkiye dahil Avrupa ülkelerinin davranışları, büyük ölçüde ABD'nin jeopolitik menfaatlerine bağlıydı. Demek ki, Türkiye, ABD'nin desteğiyle değilse de onun rızasıyla Kafkasya'daki gizli yayılmacı politikasını gerçekleştirmeye çalışıyordu.
--Hedefler Açıklanmadan Belirlenmişti--
1990'lı yılların başlarında SSCB'nin dağılmasının hemen ardından Türkiye'nin üst düzey görevlileri, Kuzey Kafkasya'daki dost halklara yardım etme çağrıları yapmaya başladılar. 1990'lı yılların ortalarından sonra da Türk yönetimi bu konuda herhangi bir resmi açıklama yapmaktan kaçındı. Fakat, Büyük Turan'ı kurma düşünceleri, bazı partilerin, örneğin; Büyük Birlik Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi partilerin programlarında yer alıyordu. Sırası gelmişken kaydedelim ki MHP, şimdi Türkiye Parlamentosu’nda temsil ediliyor. Bu arada Türkiye yönetiminin, açıklanmayan, fakat belirlenen hedeflere ulaşmak için istihbarat kurumlarını kullanmaya devam ettiğini belirtelim.
Bugün Türkiye'de birbirinden bağımsız olarak hareket eden üç istihbarat kurumu faaliyet gösteriyor. Bunlar, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet ve Jandarma İstihbarat Kurumlarıdır. Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığına bağlı istihbarat kurumu da var. Bunlardan en önemli görev MİT'e düşüyor. MİT, bütün ulusal istihbarat kurumlarının koordinasyonunu gerçekleştirmektedir.
Burada şunu hatırlamada fayda var: Daha Osmanlı İmparatorluğu zamanında faaliyet gösteren Teşkilat-ı Mahsusa, Rusya İmparatorluğu’ndaki genç Müslümanlar arasında taraftar kazanmaya çalışıyordu. Bu taraftarların yardımıyla Birinci Dünya Savaşı öncesinde Saint Petersburg, Moskova, Kazan, Ufa, İrkutsk, Tomsk ve Bakü gibi büyük şehirlerde ve bazı bölgelerde yasadışı hücreler merkezleri şebekesi kurulmuştu. Bu merkezlerin başlıca hedefi, Müslümanlar arasında yaşayan Ruslara karşı kin ve nefreti aşılayarak isyan başlatmak. Bunun neticesinde de Büyük Turan kurulacaktı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanya'sı ve Türkiye, Kuzey ve Güney Kafkasya'da yıkıcı ve sabotaj faaliyetleri yapıyordu. 1942 yılında bu ülkelerin katkısıyla Dağlık Çeçen Nasyonal Sosyalist Partisi Komitesi kuruldu. Almanların esir aldığı Kuzey Kafkasyalılar, terör eylemleri gerçekleştirmek amacıyla kullanılıyordu. Herkesçe bilinen bir şey; Kuzey Kafkasya'da Almanların "Bergman" adlı özel taburu faaliyet gösteriyordu. "Bergman" taburunda çok sayıda Türk ajanı da yer alıyordu. Bu sabotajcı birliklerde Türkiye'deki Çerkez diasporasından kişiler de yer alıyordu.
Bazı bilgilere göre, bugün Türk istihbaratının ajanları diplomatik kurum ve şirketlerin çatısı altında çalışıyor.
--Bunlar Nasıl Çalışıyor--
Türk istihbaratı, genel olarak Kafkasya ile uğraşmakla birlikte, özellikle bölgenin en problemli bölgesi olan Çeçenistan ile çok yakından ilgileniyor. Türkiye'den oraya gelen kişiler, eşkıya gruplarına gerekli araç-gereçleri sağladı ve terör eylemlerini gerçekleştirmek için ajanlar görevlendirdi. Türkiye'de, "özgürlük savaşçıları" için hemen hemen her yerde açıkça paralar toplanıyordu. Türk basınında şunlar belirtiliyordu: İstanbul Üniversitesi yakınında bulunan ve Çeçen bayrağının dalgalandığı bir yardım çadırının içinde “gavurlarla savaş için para yardımında bulunun” yazısı asılıydı. Bunun dışında, Türkiye'de Kuzey Kafkasya diasporasından yaklaşık 80 örgüt faaliyet gösteriyordu. Bunlar da ayrılıkçılar için para yardımı toplamakla uğraşıyordu. Toplanan paralar resmi kurumlar aracılığıyla değil, hâlâ Karadeniz'in diğer tarafında faaliyet gösteren çeşitli özel fonlar aracılığıyla gönderiliyordu. Ayrıca, para ve silahları gönderme kanalları arasında Rusya ile ortak sınırları bulunan Azerbaycan ve Gürcistan toprakları yer alıyordu. Bu bakımdan Gürcistan yalnızca bir transit noktasıyken, Azerbaycan, Çeçen ayrılıkçılara yardım, yani din kardeşlerine yardım toplandığı bir ülke oldu. Hatta bu ülkede yasadışı silahlı grupları teknik açıdan desteklemek amacıyla yarı legal bir örgüt kurulmuştu. "Bozkurt" adlı ünlü Türk aşırı milliyetçi örgüt de düzenli mal transiti yapmaya çalışıyordu. Burada dikkat çeken nokta, bu örgütün, daha 1948 yılında Nazi istihbaratının eski ajanı olan Alparslan Türkeş tarafından kurulmasıdır.
Türk basınında, defalarca Türk istihbaratının aşırılıkçılarla bağlantısı olduğuna ilişkin haberler yer almıştır. Bunun da ötesinde, MİT'in Bozkurtlar’ın sempatizanı olmakla kalmayıp üyelerini çeşitli özel operasyonlarda kullandığı bile iddia ediliyordu. Çeçenistan'a çeşitli yükler ulaştırmak için kara, hava ve deniz yoluyla çeşitli güzergahlar detaylı bir şekilde hazırlanmıştı. Silah ve cephane doğrudan Türkiye'den taşındığı zaman deniz yolu tercih edilirdi. Bu yol "Abhaz yolu" olarak adlandırıldı. Yükler önce Türkiye'den deniz yoluyla Suhumi Limanı'na, oradan da helikopterlerle gereken noktaya veya uçaklarla İstanbul-Ankara-Nahcıvan-Sumgait'e ulaştırılıyordu. Rusya'nın Türki hakları arasında Türk milliyetçi düşüncelerin yayılmasına, başta büyük inşaat firmaları olmak üzere, çeşitli Türk firmaları aktif katkıda bulunmaktadır. Bu firmalar, örneğin MİT'in Hakkı Mutludoğan ve Nesrin Uslu gibi Türk ajanlarına "çatı" işlevi yapmıştır.
Türkiye'nin Nurcular adlı dini ve milliyetçi tarikatı, 1990'lı yıllarda Rusya'da Serhat ve Eflak örgütleri, Toros, Tolerans ve Ufuk fonları gibi çeşitli örgütlerden oluşan bir ağı kurdu. 2003 yılında Başkurt-Türk liselerinin yönetimini yapan Serhat örgütünün faaliyetine son verildi. Nurcular öğretimini yayan birkaç Türk vatandaşı da Rusya'dan sınır dışı edildi. Tarikatın Neftekamsk şehrindeki lise müdürü Ömer Kavaklı ve Okyabrski'deki "Yaktı Yul" adlı yatılı okulun kurucusu Seydi Çalışkan gibi liderleri dahil, bazı temsilcileri hapis cezasına çarptırıldı.
Basında çıkan haberlere göre, Türkiye'de savaşçıları yetiştirmek için kamplar kuruldu. İzmir'de, İstanbul'un banliyösünde, Ankara ve Trabzon yakınlarında bu tür eğitim merkezlerinin bulunduğu biliniyor. İlk Çeçen grubu Türkiye'ye Mart 1991'de hareket etmişti. Grup, 50 kişiden oluşuyordu. Bu grubun birçok üyesi, örneğin Basayev, Albakov, Gelayev, Madagov, Mumatakayev, Merjuev ve diğer Çeçen savaşçılar sırasında önemli rol oynadı.
Türkiye ile sıkı ilişkileri bulunan Kafkasya Halkları Konfederasyonu da (KHK), Rusya'nın güneyinde ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesine aktif katkıda bulunmuştu. KHK'nın başlıca amacı, Kuzey Kafkasya'nın Rusya Federasyonu'ndan ayrılmasını sağlamaktı. Bu örgüt, Çeçenistan'daki savaş yıllarında ayrılıkçılara faal destek sağlamıştır. Eğer KHK, 1990'lı yılların ilk yarısında dağlı halkların bütün siyasi güçlerini birleştirip bağımsız bir dağ cumhuriyetini kurabilseydi, Moskova, Kuzey Kafkasya'yı yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Ancak, KHK liderlerinin şahsi ihtirasları, toprak paylaşımı konusunda aralarında derin çelişkiler bulunması, bu planların gerçekleştirilmesini engelledi ve bu örgütün siyasi öneminin azalmasına neden oldu.
KHK, Çeçenlerden oluşan ilk grubun üyelerine sahte pasaportlar vererek, İstanbul'a gitmelerinde yardımcı oldu. Türkiye'ye giden grup, Çeçen diasporasının himayesinde bulunuyordu. Çeçenler, Ankara yakınındaki askeri bir üsse götürülerek, orada askeri eğitim gördü. Eğitim döneminden sonra bu grup Grozni'ye gitti ve orada Cahar Dudayev ile görüştü. Ankara yakınındaki askeri tesiste ondan sonra daha birçok grup eğitim gördü. İtalyan istihbarat kurumlarının edindiği bilgiye göre, Türkiye'de yaklaşık beş bin savaşçı eğitim gördü.
Türkiye dışında eğitim merkezleri -bugün buna inanmak zor- Azerbaycan topraklarında da bulunuyordu. Örneğin, Azerbaycan'ın Apşeron ilçesinin Güzdek köyündeki kampı sıkça Şamil Basayev ziyaret etmiş ve burada iki bin kadar savaşçı eğitim görmüştür. Bu tür eğitim kamplarındaki "eğitmenler" Türk subaylarından oluşuyordu. Azerbaycan'daki eğitim merkezlerini kuran Hamidov adlı kişi, Bozkurtlar’ın Azerbaycan'daki temsilcisiydi.
--Kuzey Kafkasya Diasporası ve Türk İstihbaratı--
19. ve 20. Yüzyıllarda Türkiye'de oldukça önemli bir Kafkasya diasporası oluştu. Bu gelişme 1863'te başlamıştı. O zaman Rusya İmparatorluğu yönetiminin gizli kararıyla Kuzey ve Güney Kafkasya halkları Türkiye'ye göç etmeye başladı. Göçmenlerin çoğu deniz yoluyla 1864'te İstanbul ve Samsun'a ulaştı. Bazı verilere göre, 1884 yılına doğru göçmenlerin sayısı iki milyon kişiye yaklaştı. Ondan sonra 1878 ve 20. Yüzyılın başlarında göçler yaşandı. Osmanlı İmparatorluğu'nda Kuzey Kafkasyalı göçmenlere Çerkez denilirdi. Osmanlı İmparatorluğu Hükümeti, göçmenleri Anadolu topraklarını işleme, sınırları koruma, örneğin 1876 yılında Bulgarların Türkler aleyhinde isyanı gibi hükümet aleyhindeki hareketlere karşı eylemleri bastırmada kullandı. Kafkasyalı göçmenler, Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu'dan başka Orta Doğu bölgelerine de yerleştirildi.
Çeçenler dahil Çerkez diasporaları, Türkiye'den başka Ürdün, Suriye, Libya, İsrail ve ABD'de bulunuyor. Türk istihbarat kurumları, Rusya topraklarında faaliyet gösterecek savaşçı, casus ve sabotajcı görevlendirirken bu diasporalardan yararlanıyor.
20. Yüzyıl başında Kuzey Kafkasya kökenliler bazı toplumsal örgütler kurdu. Bu bakımdan özellikle Türkiye'nin siyasi yaşamında Kafkas-Çeçen Dayanışma Derneği’nin rolünü kaydetmek gerekiyor. Bir nevi lobicilik yapan bu derneğe, çeşitli siyasi partiler yardımda bulunuyor. SSCB'nin dağılmasından sonra belli siyasi güçler tarafından yönlendirilen adı geçen derneğin faaliyeti radikal bir karakter kazandı. Bu, özellikle Çeçen savaşı sırasında hissedildi. Dernek, Çeçen ayrılıkçılara maddi ve manevi destek sağladı. Bu dernek vasıtasıyla Kuzey Kafkasya kökenli birçok gönüllü asker Çeçenistan'a gitti. Örneğin, Türkiye'de çıkan haftalık Nokta dergisi, yaklaşık iki bin Türk mücahidin Dudayev yanlısı gruplara katılarak savaştığını yazdı.
--Gizli Cephe--
Rusya'da, 1991'den itibaren onlarca Türk ajanı yakalandı. Örneğin, 1995'te İshak Kasap, Kamil Öztürk ve Hüseyin adlı kişiler. Üçü de sınırı geçerken yakalandı. Bu kişiler Çeçen savaşçılarıyla MİT arasında irtibat sağlıyor, merkeze bilgi iletiyor ve gerekli para ve ekipmanları alıyordu. İshak Kasap adlı kişi, Türkiye'de yaşayan etnik Çeçen ve Kafkas-Çeçen Dayanışma Derneği üyesiydi. Kasap, bu dernek tarafından Türk istihbaratçılarına tavsiye edilmişti. Böylece "Bergman" taburunun yolu kullanılır duruma geldi...
Rusya'da kendilerini Sabah gazetesi muhabirleri olarak tanıtan Ramazan Öztürk ve Hüseyin Bengüç Özerdem, 1996'da Rusya Federasyonu'nda gözaltına alındı. Bu kişiler, Çeçenistan'daki durum hakkında kışkırtıcı nitelikte yazılar hazırlamak için gizli bilgiler toplamakla görevlendirilmişti. 2000 yılında Kafkasya'da yine MİT'e çalışan İlhan Duman, Ahmet Ömer Gümüş, İlyas Kuş ve Molla Hasan Yıldırımer adlı ajanlar yakalandı. Duman bilgi topluyordu ve hatta Rus istihbarat organlarına sızma çabasında bile bulundu, diğerleri ise Hattab'ın eşkıya grubunda savaşıyordu. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Türk istihbaratı, Rusya'ya bu kadar çok ilgi göstermemişti. Hattab, 1999 yılı sonunda bütün Müslümanlara hitap ederek, cihat çağrısında bulundu. Bu çağrıya genç Türkler de karşılık vererek cihada katıldı. 2004 yılında Türk asıllı savaşçıların çoğu esir alınmadan özel operasyonlar sırasında öldürülüyordu. Yayımlanan bilgilere göre, Ali Soytekinoğlu adındaki son Türk asıllı savaşçı, 29 Aralık 2005'te yakalandı. Soytekinoğlu, sorgu sırasında, Rusya'da terör faaliyeti yapan ve yabancı uyruklulardan oluşan büyük bir grubun hala faaliyette bulunduğunu itiraf etmişti. Ayrıca, yabancı kiralık askerlerin yetiştirildiği kampların yoğun faaliyet içinde olduğunu ve kendisinin Abuzer adındaki bir Türk’ün komutası altında 35 Türk’ten oluşan grubun içinde sabotaj eğitimi aldığını söyledi.
1991 yılından bu yana istihbarat toplama ve sabotaj eylemleri gerçekleştirme eğitimine katılan kişilerin sayısında önemsiz derecede azalma oldu. Çünkü, Türkiye'de savaşçı yetiştirme kamplarının kurulmasından sonra geçen 16 yıl içinde bu faaliyete ilgi hiç azalmadı. Türkiye ile siyasi bakımdan ilişkileri sürdürme gereğine inanan Rus istihbarat kurumları, Türk tarafının sağduyusuna güvenerek, bu konudaki bilgileri geniş çaplı olarak yayımlamıyor. Çünkü, bir bütün olarak Ankara ile ilişkilerimiz normaldir. Gerçi, Türkiye'de bazı çevreler Moskova'nın bu yaklaşımını kötü amaçla kullanıyor, fakat bu başka bir meseledir.
Türkiye'deki yetkililer, Türk topraklarından Rusya Federasyonu'na karşı yıkıcı faaliyetlerin yürütüldüğünü hiçbir zaman itiraf edemezler. Onlar Rusya hakkında daima ihtiyatlı sözler söylemektedir. Örneğin Türk politikacılar bu konuda soru sorulduğunda çoğu zaman Kafkasya'daki durumun Rusya Federasyonu'nun iç işi olduğunu, fakat Türk vatandaşlarının orada savaşmasını yasaklayamadıklarını belirtmektedirler. Fakat, Ankara'daki istihbarat kurumlarının faaliyeti, Türkiye'de bazı güçlerin ayrılıkçı eğilimleri teşvik ettiğini ve Rusya'nın bazı bölgelerindeki yıkıcı ve bölücü faaliyetleri telkin ettiğine işaret ediyor.
Bazen Türk istihbarat kurumlarının hareketleri, siyasi mütalaalarla karmaşık ve çelişkili karakter taşıyor. Örneğin, Ocak 1996'da Çeçen teröristler Trabzon'da Avrasya adlı Rus feribotunu ele geçirmişlerdi. Daha sonra alınan bilgiye göre, gemide Şükrü ve Ertan Coşkun adında iki MİT görevlisi bulunuyordu. Bu eylem sırasında İstanbul'da Çeçen ayrılıkçılarını destekleyen mitingler yapıldı ve Rus Hükümetine, ayrılıkçılarla barış görüşmeleri başlatmaya ve Pervomayskoye köyünde kuşatılmış bulunan Salman Raduev eşkıyasına çıkış koridoru sağlama çağrısında bulunulmuştu.
Fakat Türkiye, Rusya ile doğrudan çatışmak istemiyor. Bu durumda Türk istihbarat kurumları Doğu usulü ince ve aynı zamanda sert tedbir almaya mecbur kaldı. Terörist ve rehinelerin bulunduğu feribot İstanbul'a ulaşınca kurtarma operasyonunu yöneten MİT Başkanı Köksal, Jandarma Genel Komutanı ve MİT'in Trabzon bölge şefi, canilerin ailelerinin rehin alınması emrini verdi. Bunun sonucunda da teröristler teslim odlu.
Çeçen savaşçıların diğer büyük bir eylemi, 15 Mart 2001'de Rus Tu-154 tipi uçağın Suudi Arabistan'a kaçırılmasıyla gerçekleşti. Bazı gözlemciler, bu eyleme de Türk istihbarat kurumlarının doğrudan olmasa da, dolaylı olarak bağlantısı bulunduğunu düşünüyor. Bu eylemi Süfyan Arsayev ve İrishan Arsayev adlı Çeçenler gerçekleştirmişti. Medine Havaalanı'na iniş yapan uçağa düzenlenen operasyon sırasında Rus hostes Yuliya Fomina ve bir Türk dahil toplam üç kişi hayatını kaybetti. Olay sırasında yolcuların tamamı kontrol edilemedi, çünkü bir kısmı Ankara'ya uçtu. Fakat ele geçirilen uçakta incelenen video kayıtlarında ve hosteslerden alınan bilgilere göre, Avrasya feribotunda bulunan Ertan Coşkun'un uçakta bulunduğu tespit edildi. O olaydan kısa bir süre sonra da 22 Nisan 2001 tarihinde İstanbul'daki Swiss Hotel'de teröristler 120 kişiyi rehin aldı. Rehineler, 12 saat boyunca teröristlerin elinde rehin kaldı. Bu eylemin amacı da aynıydı. Yani, Çeçen ayrılıkçılara karşı sert önlemler alan Moskova'ya baskı yapmaktı.
PROFIL:
VİYANA'DAKİ TÜRKLER
VİYANA, 01/07(BYE)--- Tirajı haftada 100 bin olan liberal Profil dergisinin bu haftaki sayısında, Georg Hoffmann Ostenhof imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:
--Futbol Şampiyonası'nın Avusturya'ya Olumlu Bir
Katkısı Oldu--
Bundan birkaç hafta önce bu köşede yazdığım, başımdan geçen bir olayı kısaca yeniden hatırlatarak, devamını anlatmak istiyorum: Vatansever oğlum Leon, Avrupa Şampiyonası nedeniyle bizim "Van”a bayrak asmak istedi. Aptalca milliyetçilik gösterisinde bulunmuş olmamak için, ona arabaya yalnız Avusturya bayrağı değil, başka bir ülkenin bayrağını daha asmasını önerdim. Viyana sokaklarında Avusturya ve Türkiye bayraklarıyla donanmış olarak gezinen taksilerden esinlenerek, biz de arabanın soluna Avusturya, sağına da Türk bayrağı asmaya karar verdik. Bu çok hoşumuza gitti. Şimdi gelelim hikayenin devamına: Avusturya bayrağı iyi monte edilmemiş olduğundan düştü. Eşim çocukların da içinde olduğu, artık yalnız Türk bayrağıyla süslü arabayı kullanmaya devam etti. İki saat içinde üç kez saldırgan bir tutuma maruz kaldı. Birincisinde Viyana'nın göbeğinde yaşlıca bir hanım tarafından küfür yağmuruna tutuldu. İkincisinde yüzü Avusturya bayrağı renklerinde boyalı olan bir genç eşime yumruk salladı. Üçüncüsünde ise bir kavşakta iki sürücü eşime el kol işareti yaptı. Ertesi gün baktığımızda arabadaki Türk bayrağının gece birileri tarafından kırıldığını keşfettik.
Bu olay zaten bildiğim bir şeyi doğrulamış oldu: Avusturyalılar Türkleri sevmiyor. Yüzde 95'i Türklere Avrupa yolunu açmak istemiyor. Bu, Avrupa'da Türkiye'nin katılımına karşı çıkanlar içinde rastlanılan en yüksek oran. FPÖ de buna paralel olarak, "İslam yerine evim" ya da "Müezzin yerine Stefan Katedrali'nin çanları" gibi aptalca sloganlarla Avusturya halkının sempatisini kazanıyor. Bu provokasyonlarla kastedilen kuşkusuz ki Türk kökenli vatandaşlar. Camilerin minareleri ile birlikte inşa edilmesini imkansız kılan yönetmelikler de onları hedef alıyor. Kimse de buna tepki göstermiyor.
Arabamıza astığımız Türk bayrağıyla ilgili olayda işte bütün bunlar aklıma geldi. O zaman daha Avrupa Şampiyonasının başındaydık. Sonra birden her şey değişti.
Tüm Viyana'nın kırmızı–beyaz-kırmızı renklerine bulanacağı yolundaki tahminlerim doğru çıkmadı. Bu renklere başka renkler de katıldı. Diğer ülkelerin bayrakları da Avusturya bayrağına karıştı. Viyana çok renkli oldu. Öncelikle de Viyana'daki Türkler bir "coming-out" yaşadılar. Birdenbire kendilerini gösterdiler. Ottakring'te, Brunnenmarkt çevresindeki "küçük İstanbul'da", şehrin merkezinde bayram yaptılar. Klakson çalarak caddelerden geçtiler. Herkes neşe içindeydi. Ay yıldız ambleminin altında şiddete yer yoktu. Genç Türkler diğer ülkelerin taraftarlarının aksine alkole de rağbet etmedi. Coşkuları dostçaydı, barışçıydı. Almanya karşısında kaybettikleri zaman bile.
Ama her şeyden önemlisi: Şimdiye kadar Türkler ve göçmen kökenli diğer Avusturyalılar kamuoyunda göze çarpmıyordu. Politikada, parlamentoda, hükümette ve idarede yer almıyorlar, medyada ise ancak suç işledikleri zaman ya da sorun olarak dikkat çekiyorlardı. Bizim Türklerimize İslam korkusu ve gizli paralel toplum prizması ardından bakılıyordu. Şimdi karşılaşılan genç Türk kızları ise, pederşahi sistemde eve kapatılan, başı örtülü Müslüman klişesine hiç uymuyordu. Başörtülü olsun olmasın, erkeklerle birlikte sokakta öncelikle Türk takımı için tezahürat yapıyorlardı.
Türk takımı gerçekten de fevkalade oynadı: Gelişmekte olan bir ülkenin enerjisini, gücünü ve yükselme isteğini, Avrupa futbolunun gelişmiş tekniğiyle birleştirdi.
Avusturyalı seyirciler de kıskanmaksızın bunu kabul etmek zorunda kaldı. Türkler Almanlara karşı oynadığında, daha da sempati kazandılar. Kuşkusuz Avusturyalıların çoğu onların tarafını tuttu. Hatta Viyana'da bulvar gazetesi Heute ilk sayfasına Türkçe "Haydi Türkiye, ele bugün Almanya'yı" diye manşet attı.
Zayıf Avusturya takımının en iyi oyuncusu olan Ümit Korkmaz da zaten Avusturya'ya göç etmiş bir Türk ailenin çocuğu.
EURO son haftalarda kuşkusuz ki Avusturyalılar ile Türkler arasındaki ilişkinin düzelmesine yol açtı. Şampiyonanın sona erdiği şu günlerde muhtemelen aileleri İstanbul, Ankara ya da Anadolu'dan gelen Avusturyalılara karşı el kol işareti yapan pek olmayacaktır. Bu zihniyet değişikliğinin ne kadar devam edeceğini zaman gösterecek.
Avusturyalıların kendi vatanlarına bakış açıları da son günlerde değişti. Viyana son haftalarda tanınmayacak hale geldi. Avusturya'nın başkenti eskiden beri olduğu gibi, kutlamayı bilen çok kültürlü bir metropol olduğunu gösterdi. Avusturya kendini dünyaya, şimdiye kadar inatla inkar etmesine karşın, klasik anlamda bir göçmen ülkesi olarak tanıttı. Böylece futbolun fevkalade uygarlaştırıcı ve aydınlatıcı bir etkisi olduğu anlaşıldı.
Bu açıdan bakıldığında Avrupa Şampiyonası Avusturya için büyük bir başarıydı.